Ahsen Okyar Söylenmek yerine söylemek lazım…

ahsen okyar
25Ara/160

YESİ’DEN TAŞMAK TUNA’DA AKMAK: DEDEDEN TORUNA FETİH – Prof.Dr. Taner TATAR

YESİ’DEN TAŞMAK TUNA’DA AKMAK: DEDEDEN TORUNA FETİH – Prof.Dr. Taner TATAR

Akıllı isen, gariplerin gönlünü avla,.                                                                            Mustafa gibi ili gezip yetim ara.                                                                                       Dünyaya tapan soysuzlardan yüzünü çevir.                                                                       Yüz çevirerek derya olup taştım ben işte.                                                                        Hoca Ahmed-i Yesevî

Mazi-hâl-istikbâl sürecinde halde yaşarken bir elimizle maziye bağlanır, diğer elimizle de istikbâle uzanırız. Her bir gün yeni ise de bir önceki günün devamıdır. Sabah, yeni bir günün başlangıcı ise de karanlığın perdesini açan önceki günlerin güneşidir ve ışık geçmişten gelir, ufka doğru seyreder. Dolayısıyla geçmiş ve gelecek birbirinden bağımsız kesitler değil, biri diğeriyle ilişkili süreçtir. Geçmiş “yaşanmış” olması itibariyle değişmezdir. Ancak geçmişe her bir bakış onu yeniden inşa etmek demektir. Geçmişin sürekli inşasını en iyi anlatan kavram gelenektir. Gelenek geçmişten gelen ama geçmişte kalmamış olandır. Yani geçmişin bugünde yaşanıyor olmasıdır.

18Kas/160

Aynalar kırık şimdi! – Prof.Dr. Taner Tatar

13_thumb6Aynalar kırık şimdi! – Prof.Dr. Taner Tatar

Batı dünyasında kendisini Tanrı’nın kölesi görenler bu dünyanın hükümranlığını talep etmişlerdir.

Kilise kurumu ve onun mensupları kendilerini Tanrı’nın kölesi ilan ederken insanların da efendisi olma rolünü fedakârca (!) üstlenmişlerdir. Tanrı’nın köleleri, Tanrı adına iktidarın sahibi olurken işgal ettikleri taht sorgulanmazlık makamıyla kendilerine sınırsız bir güç tevdi etmiştir.

“Tanrı’nın ölümü”yle kölelik sona ererken iktidar tahtı ruhbanların rahminden sancılı bir doğumla dünyaya gelen varislerine geçti. Sorgulanmazlık makamının postnişinleri “yanılmazlık” statüsüne terfi ettiler.

Ne yazık ki Tanrı’ya köle olmaksızın iktidar sahibi olmak tam özgürlük getirmedi. Muktedirler bizatihi iktidar kölesi oluverdiler. Üstelik de kendilerini “yaratıcı” vehmederek! Öyle ki Tanrı’nın yapamadıklarını yapabilme iddiasını taşıyorlardı. Böylece “dünyevî İncil”ler kaleme aldılar.

Tabiatın, insanın ve toplumun kanunlarını keşfederken hepsini bir bütün halinde kavrayabileceklerini dolayısıyla da onlara şekil verebileceklerini hatta yaratabileceklerini vehmettiler.

“Bilmek” onları öldürmedi. Sahte bir “dirilik” iddiasıyla her şeye meydan okudular. Aklın aciz kaldığı noktalar, sadece henüz keşfedilmemişlerden ibaretti. Acziyet akılda değil aklı daha fazla kullanmamakta görüldü. Zaten her şeye muktedir akıl için acziyet söz konusu olamazdı.

Öyle ki aklı yaratan da onu kullanan insanın bizatihi kendisiydi. Bir zamanlar kölesi olmakla iktidarı elde eden ruhban sınıfının zalim mensuplarının aynasında Tanrı’yı seyredip aynayı kırmakla Tanrı’yı da yok edeceklerine iman eden “Bilimizm”in kölesi “ehl-i cehl”, şimdi zulmünü iman ettiği bilim adına yapmaktadır.

Elbette ki ilme ehl-i cehlin aynasından bakmak, Tanrı’yı zalim ruhbanların aynasından görme vehmiyle aynıdır. İlim hangi kaynağa dayandırılırsa dayandırılsın -bu ister Tanrı isterse tabiat olsun- faydasız ilimden Allah’a sığınmak her zamankinden daha fazla farzdır.

Kendini bilmeyenlerin daha nice okumaları gerektiği ayan beyan iken “kendini” okumanın lüzumu aşikâr oldu. Tanrı’nın köleleri kulluk makamına eremediler, onların varisleri de köleleştikçe özgürlük yanılsamasına kapıldılar.

Kendimizi kendi kalbimizin aynasında seyre ne de çok ihtiyacımız var! Ah minel aşk. Aynalar kırık şimdi!

 

2Haz/160

Prof.Dr. Taner Tatar hocamdan..

13343112_1743001845956667_7287400210574593538_n