Ahsen Okyar Söylenmek yerine söylemek lazım… Şikayet edeceğine sen de alternatifini oluştur.

ahsen okyar
16Eyl/200

EGE ADALARININ TARİHÇESİ VE HUKUKİ DURUMU – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sEGE ADALARININ TARİHÇESİ VE HUKUKİ DURUMU - Ruhittin SÖNMEZ

1832'de kurulan Yunanistan Krallığı’nın sınırları içinde başlangıçta sadece Mora Yarımadası, Kuzey Sporat Adaları, Eğriboz ve Kiklat Adaları bulunmaktaydı. Balkan Savaşları sonunda Yunanistan Makedonya, Selanik ve Kuzey Ege'deki adaları işgal etti.

BATI TRAKYA VE GİRİT: 17 Ekim 1912'de Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu iç siyasi kargaşadan istifade etmek isteyerek savaş ilan etti. Birinci Balkan Savaşında, Bulgar ordusu Çatalca'ya kadar geldi. Barış Antlaşması'yla Bulgaristan Batı Trakya'yı, Yunanistan ise Selanik, Makedonya ve Girit'in dörtte birini ele geçirdi.

Bulgaristan ve müttefikleri arasında yapılan İkinci Balkan Savaşı sonucunda da Yunanistan Epir, Drama ve Kavala'yı topraklarına kattı.

Yunanistan 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıktı. Müttefikleri mükafat olarak Birinci Dünya Savaşı'nı bitiren 27 Kasım 1919 Neuilly Antlaşması'yla, Batı Trakya'yı Bulgaristan'dan aldılar, Yunanistan'a verdiler.

6Eyl/200

ÖRGÜTLÜ CAHİLLİK – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sÖRGÜTLÜ CAHİLLİK – Ruhittin SÖNMEZ
Güncel meselelerimizin hemen hepsinin temelinde cahillik yatar. Devlet yönetimindeki ciddiyetsizlikten kadın cinayetlerine, trafik magandalığından salgın tedbirlerine karşı tavrımıza, her an patlamaya hazır toplumsal öfke birikiminden, siyaset, futbol veya cemaat/tarikat taraftarlığına kadar her alanda şikayetlerimizin temelinde cehaletin izlerini görüyoruz.
Diyebilirsiniz ki, bu şikayetlerimizin temelinde olduğunu söylediğiniz cahilce tavırları gösterenler arasında tahsil seviyesi yüksek olanlar da var.
Bu durumun açıklanması için “tahsil insanın cehlini alır, eşekliği baki kalır” gibi çok veciz atasözlerimize başvurabiliriz.
Veya “Ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum" diyen veya “deve sidiği ile tedaviyi” savunan profesörleri ve Necip Fazıl’ın “Bizde profesör derler kitap yüklü merkebe” mısrasını hatırlayabiliriz.
Ömer Seyfettin böylelerine bakıp, “ilim başka irfan başka/ alim başka arif başka” sözünü tekrar etmeyi severmiş. “Anadolu insanı alim değildir ama ariftir” diye söylermiş.

28Ağu/200

ŞARKILARIN HİKAYELERİ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sŞARKILARIN HİKAYELERİ - Ruhittin SÖNMEZ

“Yahya Kemal Beyatlı şiirlerinin bestelenmesinden pek hoşnut olmazdıdiye anlatılır. ÇünküO şiirlerinin güzelliği ve ahengindeki yüksek seviyeyi iyi biliyordu. Muhtemelen hissettiği duyguyu yansıtmayan bir melodi giydirilmesiyle şiirinin bir artı değer kazanmayacağını düşünüyordu.

Mesela "dâhî" bir bestekâr ve önemli bir hanende olan Münir Nurettin Selçuk, Yahya Kemal'in bazı şiirlerini bestelemiştir. Yahya Kemal, Münir Nurettin sevdiği bir dostu olmasına rağmen, bu bestelere karşı "şiirlerimi ne hale soktu?" diye tepki verirmiş. Musiki meclislerinde hangi eseri dinlemek istediği sorulduğunda "yeter ki benim şiirlerimden bestelenmiş olmasın" dermiş.

9Ağu/200

SAĞLIK BAKANLIĞI VERİLERİNE İNANMAYANLAR ÇOĞALDI – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sSAĞLIK BAKANLIĞI VERİLERİNE İNANMAYANLAR ÇOĞALDI - Ruhittin SÖNMEZ

Sağlık Bakanlığının koronavirüs salgını sürecinde verdiği rakamlara toplumun büyük kesimi inanıyordu. Bilim insanları da bazı teknik sebeplerle gerçek rakamlardan bazı sapmalar olabileceğini fakat bunun yüzde on mertebesini geçmeyeceğini söylüyordu.

Ancak son bir ayda Sağlık Bakanlığı verilerinin belli bir mertebede adeta sabit tutulmuş gibi görünmesi verilerin sıhhatinden şüphe duyanların sayısını artırdı. Bunlara karşı fısıltı gazetesi devreye girdi. “Türkiye’de günlük yeni vaka sayısı bin kişi civarında gösteriliyor ama sadece falan şehirde günlük vaka binbeşyüz kişi civarında. Hastanelerde yer kalmayan veya turizm
beldesi olan illerden başka şehirlere hasta taşınmakta” gibi rivayetler naklediliyor.

Salgın sürecinde halka bilgi veren uzmanların içinde en çok güvenilen isimlerden olan Prof.Dr. Mehmet Ceyhan’ın açıklaması önemli: “Türkiye’de açıklanan hasta sayısının yüzde 65’i hastaneye yatmak durumunda olan hastalar. Oysa Dünya genelinde COVİD 19 pozitif hastaların sadece yüzde 5 ila 10’u arası hastaneye yatmak zorunda kalıyor” dedi.

4Ağu/200

EĞİTİMLİ GENÇLİĞİN HALİ PÜR MELALİ – Ruhittin SÖNMEZ


ruhittin sEĞİTİMLİ GENÇLİĞİN HALİ PÜR MELALİ – Ruhittin SÖNMEZ

Eğitimli gençlikten” kastımız lise mezunu, üniversitede okuyan veya üniversite mezunu olmayı başarmış gençlerimiz.

Öncelikle üniversitede okuyan gençlerimize bakalım. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir sene kadar önce, “Almanya’da yükseköğrenimde okuyan öğrenci sayısının 3 milyon olduğunu” hatırlatmış, "Bizde 8 milyon. Almanya'nın nüfusu bizim nüfusumuzla hemen hemen aynı. Sayın Şansölye bunu öğrenince 'Ben bunu bilmiyordum' dedi” diye anlatmıştı.

Nüfusumuz içinde her 10 kişiden birinin üniversitede okuyor olması Türkiye için bir şans mı yoksa sıkıntı kaynağı mı?

Almanya ile gelişmişlik farkımızı göz önüne alıp, “acaba doğru mu yapıyoruz?” diye düşünmemiz gerekir. Onlar bizim üniversiteye yönlendirdiğimiz 5 milyon genci orta öğretimden iyi birer meslek bilgisiyle donatıp hayata hazırlıyor. Üniversitede okusa başarılı olamayacak gençlerini ara eleman veya meslek erbabı olarak yetiştiriyorlar.

Biz ise orta öğretimden mezun ettiklerimizi meslek sahibi veya ara eleman vasıflarında yetiştirmekte zorlanıyoruz. Meslek Liseleri içinde en imtiyazlısı olan İmam Hatiplerde okuyanlar da, mesleklerini yapmak için değil, üniversiteye girmek niyetiyle okuyorlar. Ancak Üniversiteye Giriş Sınavlarında en başarısız orta öğretim kurumları da İmam Hatip Liseleri. Orta Öğretimde Din Öğretimi Genel Müdürlüğüne bağlı 5.138 okulumuz varken, Sosyal Bilimler, Anadolu ve Fen Liselerimiz toplamı 3.071 adet.

Üniversiteye gönderdiklerimiz gençlerimize de dünya ortalamasının çok altında bir seviyede eğitim veriyoruz.

31Tem/200

BAYRAM SEVİNCİ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sBAYRAM SEVİNCİ - Ruhittin SÖNMEZ

Rahmetli Barış Manço’nun “Bugün bayram erken kalkın çocuklar / Giyelim en güzel giysileri / Elimizde taze kır çiçekleri / Üzmeyelim bugün annemizi” diye bir şarkısı vardı.

Toplumun tamamını kuşatan bir bayram sevincinin izlerini taşıyordu. Fakat kaybettiklerimizle bu bayramı paylaşamamanın hüznünü de yaşatan bir şarkıydı bu.

Bugün Kurban Bayramı. Toplumun tamamını kuşatan bir bayram sevinci yaşayabiliyor muyuz?

Yoksa içimizde geçmişe olan özlemin sızısıyla ve geleceğe dair titrek bir mum alevi gibi kalan umutlarımızla baş başa mı kaldık?

Bilmem kaç bayramdır kutlama mesajı yerine, “bayram olsun bayramlarımız” temennisini paylaşıyorum.

17Tem/200

15 TEMMUZ’DAN DERS ÇIKARDIK MI? – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s15 TEMMUZ’DAN DERS ÇIKARDIK MI? – Ruhittin SÖNMEZ

“15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsüne” karşı kazanılan başarı her yıl bir bayram niteliğinde “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” adıyla kutlanıyor.

Darbelerin, ister başarılı olsun, isterse başarısız olsun, bayram gibi kutlanması bana garip geliyor. Bu yüzden 27 Mayıs’larda (1963-1982 arası) resmi zevatın kutladığı “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” törenlerini sevmedim. 12 Eylülün bayram ilan edilmemesini çok isabetli buldum.

Bayramlar bütün toplumun sevinç ve mutluluk duyması gereken zamanlardır diye düşünüyorum.

15 Temmuza getiren süreci ve darbe teşebbüsünü çok utanç verici buluyorum. 15 Temmuz gecesi örgüt etkisine girmemiş güvenlik güçlerimizin refleksi ile gurur duyuyorum. Ama TBMM’nin ve askeri birliklerimizin bombalanması, düşmana karşı kullanılması gereken silahların milletimize doğrultulması ve kayıplarımız acı verici.

FETÖ organizasyonun yönetim kademesini, ABD istihbarat örgütünün maşası olarak değerlendiriyorum. CIA, içimizden devşirdiği kişilerle oluşturduğu, bu örgütü ülkemiz içinde ve dışında yürüttüğü bazı operasyonlar için kullandı.

CIA bu örgütün yargıdaki kolu vasıtasıyla TSK’nın en başarılı subaylarını tasfiye etti. Devletin en mahrem bilgilerini ele geçirdi.

Bütün bunlara engel olamayan yöneticiler ve siyasetçiler, 15 Temmuz’larda, şatafatlı törenlerle beceriksizliklerini örtüyor.

Biliyorum ki, FETÖ/PDY örgütü dünya istihbarat tarihinde benzeri bulunmayan bir organizasyondu. “Devletin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş”; yargı, TSK, emniyet dâhil bütün kritik kurumların etkin kadrolarını işgal etmişti. TSK generallerinin yarısından fazlası FETÖ’cü çıktı. Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının yaverlerinin bile örgüt mensubu olduğu anlaşıldı.

FETÖ/PDY ile farklı yollardan da olsa, “aynı menzile gittiğini” düşünen iktidarın her alanda desteğini almıştı. Bir paralel devlet yapılanması adeta devleti yönetir olmuştu. Böyle bir noktaya gelmişken ne olduysa oldu, işbirliği sona erdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın örgütle mücadele etmeye başlaması işi darbe teşebbüsüne kadar getirdi.

Darbe başarılı olsaydı ülkemiz için tam bir felaket olacaktı. Bereket orduda kalan her rütbeden vatansever askerler, örgüte tabi olmayan emniyet mensupları ve halkımızın desteği ile bu felaket önlendi.

Böyle acıların yaşandığı bir gün “bayram etmek” için vesile olmamalı. Benzeri bir ihanet olmaması için ibret almak, buradan ders çıkarmak için değerlendirilmeli idi.

9Haz/200

BU PİK BAŞKA PEAK – Ruhittin SÖNMEZ

BU PİK BAŞKA PEAK - Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sBilim adamları Mart ayından bu yana koronavirüs salgınının pik (İngilizce yazılışı peak) yaptığı yani zirveye ulaşma zamanını ve akabinde olacakları tartıştılar.

Haziran ayında ise bambaşka bir Peak gündeme oturdu. Bu Peak 2010 yılında bir grup Türk gencinin kurduğu, Avrupa’dan iki yatırım fonunun da desteğini alarak büyüttüğü bir sanal oyun yazılım şirketi.

Peak şirketi geçtiğimiz hafta 1,8 milyar dolara (12,3 milyar TL’ye) ABD merkezli oyun şirketi  Zynga’ya satıldı.

Sadece 10 sene içinde ve sadece 100 çalışanı olan bir şirketin 1,8 milyar dolar gibi bir değere ulaşması “yeni ekonominin” farkını gösteriyor. Yeni ekonominin değer anlayışı ve büyüme hızlarının eski ölçülerle kıyaslanması mümkün değil.

Yazılım üretiminde sadece bilgisayarlar ve onları kullanmasını bilen yaratıcı beyinlerden oluşan bir sermaye söz konusu. Üretilen ürünlerin bir fabrikası yok, hacmi ve ağırlığı yok.

Yıllardır “ihraç ürünlerimizin kilogram fiyatı çok düşük” diye yakınıyoruz. İhracatta kg başına 1,35 dolar gibi bir gelir elde ediyoruz. İhraç ettiği ürünlerden kg başına 2,54 dolar gelir elde eden G. Kore’yi ve ABD’yi, 3,7 dolar kazanan Almanya’yı ve 4,0 dolar gelir sağlayan Japonya’yı imrenerek izliyoruz.

Bu yüzden mesela Prof. Dr. Kerem Alkin “Türkiye Ekonomisinin odaklanacağı nokta, imalat sanayinin itici güç olmayı sürdürmesidir ve tarıma, imalat sanayine ve hizmetler sektörüne 'ihracat' perspektifi kazandırmaktır. 2023'de '2 dolar' katma değer, 2030'da ise '3 dolar' katma değer, 'dış ticaret fazlası veren Türkiye' hedefine de ulaşmamız anlamına gelecek” diyordu.

Elbette tarım, imalat sanayi ve hizmetler sektörü istikrar ve istikbal için çok önemli.

Ancak ağırlığı sıfır kg tutan ürünler üreten bir şirketimizin 1,8 milyar dolar etmesi müthiş bir şey değil mi?

Bu tür şirket satışlarımız ilk de değil. Ancak fiyatı 1 milyar doları aşan ilk teknoloji şirketimiz Peak.

2015 yılında Yemeksepeti Alman Delivery Hero’ya 589 milyon dolara satılmıştı. Trendyol için Çinli e-ticaret devi Alibaba 728 milyon dolar ödemişti. Peak için biçilen 1,8 milyar dolarlık değer bu satın almaların tutarını katladı.

9May/200

AHLAK POLİSLERİ İLE DÜŞÜNCE POLİSLERİ GÖREVDE – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sAHLAK POLİSLERİ İLE DÜŞÜNCE POLİSLERİ GÖREVDE – Ruhittin SÖNMEZ

İran’da gördüğüm “Ahlak Polisi” uygulaması ve George Orwell’in 1984 romanında okuduğum “Düşünce Polisi” kavramları bana hep çok ürkütücü gelmiştir.

Modern hukuklarda inanç ve ifade özgürlüğü kavramları, ürkütücü Ahlak Polisi ve Düşünce Polisi uygulamalarının ilacı gibi görünür.

İnanç özgürlüğü “herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahip olması” şeklinde tanımlanır. Herhangi bir dini inanca, felsefi görüşe inanma, inandığını açıklama ve yaşama özgürlüğünü de kapsar.

"Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir" şeklinde özetlenen düşünce ve ifade özgürlüğünün kapsamına da “düşünce ve düşündüğünü ifade etme, açıklama ve yayma özgürlüğü” dâhildir.

Bu kavramların Anayasalara yazılmış olması vatandaşlar için ciddi bir teminat gibi görülse de pratikte bazen bu güvence işe yaramıyor.

İnanç, düşünce ve ifade özgürlüğü kavramlarının en kuvvetli bir şekilde Anayasasında güvence altına alındığı ülkelerden biri Türkiye’dir.

Fakat Türkiye’de virüs salgını ve ekonomik krizin at başı koşturduğu ortamda tartışılan konulara bakınız:

Birileri önce insanların cinsel tercihleri konusunda kopardıkları fırtına ile “ahlak polisi” rolüne soyundular.

Akabinde muhalefet temsilcilerinin “iktidarın düşeceği, kendilerinin iktidar olacağı ve bunun gerçekleşmesi halinde yapacaklarına” dair sözlerinden “darbe” anlamı çıkarak “düşünce polisi” rolünü oynadılar. Sözlerin sahipleri “hayır öyle kastetmedim” diye açıklama yapsalar da “darbe demek istedin” diye linç kampanyası yaptılar.

Üstelik de bunları yapanlar iktidarlarını “başörtüsü özgürlüğü” kampanyalarına borçlu olanlardı.

4May/200

SURİYELİLER VİRÜSE ÇOK MU DAYANIKLI? – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sSURİYELİLER VİRÜSE ÇOK MU DAYANIKLI? – Ruhittin SÖNMEZ

Türkiye’deki Suriyeliler ve Suriye’deki Suriyeliler dünyada virüs salgınına en dayanıklı yani bağışıklık sistemleri en güçlü insanlar olmalı.

Bugüne kadar virüs salgını sebebiyle dünyada 3,5 milyon kişi Covid-19 pozitif çıkarak hastalanmış ve 245 bin kişi hayatını kaybetmiş. Türkiye’de 126 bin vaka, 3.397 ölüm gerçekleşmiş. Fakat Suriye’de vaka sayısı sadece 44, ölüm sayısı ise 3’ten ibaret.

Belki bundan daha ilginç olanı Türkiye’de geçici koruma altında olan ve kayıtdışı olarak ülkemizde yaşayan Suriyelilerin sayısı 6 milyon civarında. Bunların içinde bildirilen Covid-19 vaka sayısı ve ölüm sayısı ise sıfır. Oysaki yurtdışında 6 milyon Türk yaşıyor, koronadan kaybımız 360 kişi.

Bu durumda iki ihtimal var: İlki Suriyelilerin bu hastalığa karşı güçlü ve doğal bir bağışıklık sistemi olabilir. Böyleyse aşı ve ilaç geliştirmek isteyenlerin Suriyelilerin antikorlarını incelemesi çok yararlı olacaktır.

İkinci ve mantıklı ihtimal ise verilen bu veriler gerçeği yansıtmamaktadır. Tamamen test, hasta kayıt sistemi veya yönetim tarzının eseridir. Yani gerçekte Suriyelilerde de vaka ve ölüm oranı en az dünya ortalaması kadar olduğu halde, hastalık tespit edilemediğinden veya gizlendiğinden bu sonuç çıkmaktadır.

2May/200

DİYANET DE, BARO DA ELEŞTİRİLEBİLİR – Ruhittin SÖNMEZ


DİYANET DE, BARO DA ELEŞTİRİLEBİLİR - Ruhittin SÖNMEZ

Gerçek gündem bunaltıcı. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın hutbesi ve buna tepki gösteren Ankara Barosu’nun bildirisi imdada yetişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet gündemi değiştirme fırsatı yakaladı.

20Nis/200

VİRÜS, AŞI VE İLAÇ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sVİRÜS, AŞI VE İLAÇ - Ruhittin SÖNMEZ

Covid-19 denilen yeni koronavirüsün yarattığı salgının Çin tarafından Dünya Sağlık Örgütüne (DSÖ) bildirildiği 31 Aralık 2019’dan bu yana yaklaşık 3,5 ay geçti. Virüse karşı bir aşı veya kesin etkili bir ilaç bulunamadı.

Aşı veya ilaç geliştirilme süresinin ne olacağı hakkında tahmin yapabilmek için virüsün laboratuvarda üretilip üretilmediğini bilmek gerekiyor.

Covid-19 virüsünün laboratuvarda üretildiği, hatta 2003 yılında patentinin alındığı iddiaları var. Sosyal medyada yer alan bilgilerin ana kaynaklarına ulaşamadığımız için bu iddia doğru mudur bilmemiz mümkün değil.

Patente dair paylaşılan bilgiler doğruysa zaten virüs laboratuvarda üretilmiştir. Çünkü “şirketler doğal bakteri ve virüslerin patentini alamazlar.”

2011’de çekilmiş Contagion (Salgın) isimli filmde Koronavirüs salgınının konu edilmiş olması ve adeta günümüzün olaylarının anlatılıyor olması ilginç bulundu. 2018 yılında çekilen 'Venom' filmindeki bir sahne özellikle çok tartışılıyor.

Bu tür bir küresel salgının (pandeminin) olabileceğine dair Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) bir yıl önce ülkelere uyarıda bulunduğu biliniyor. Nitekim Türkiye’de de 12 Nisan 2019’da küresel grip salgını (pandemi) konulu Cumhurbaşkanlığı Genelgesinin yayınlandığı, genelge ile belli kurumların görevlendirildiği ve Sağlık Bakanlığı’nın kapsamlı bir rapor hazırladığı açıklandı.

DSÖ’nün bildirdiği salgın senaryosunun yapay virüsün kontrol dışı yayılmakta olduğuna dair bir bilgiye mi dayandığı yoksa doğal bir virüs mutasyonu olacağına dair bilimsel bir öngörü mü olduğunu bilemiyoruz.

Ben dünya ticaret hacmini ciddi şekilde düşürecek bir virüs salgınını ABD’nin de, Çin’in de başka ülkelerin de isteyeceğini sanmıyorum. Fakat Başkan Donald Trump’ın ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson’un DSÖ’nün uyarılarına rağmen başlangıçta olayı hafife alması ve tedbir almakta gecikmesi bana çok ilginç geliyor.

Bu olay dünya dengelerini değiştirecek bir biyolojik silah denemesi ise, bu ikilinin ilgisi ve bilgisi olmadan bu mümkün olamazdı. (Uluslararası şirketler veya ABD derin devleti olabilir mi? Zayıf ihtimal.) Trump ve Johnson beklemedikleri bir olayla karşılaşmış gibiler ve ülkelerinde sıkı tedbirler almaya başladılar. Hatta Johnson virüsten hastalandı.

7Nis/200

ÇİFTBOZAN – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sÇİFTBOZAN - Ruhittin SÖNMEZ

Osmanlı Devleti tarım arazilerini üç yıl üst üste, mazeret bildirmeden, ekim için kullanmayan çiftçilerden “Çiftbozan Vergisi” denilen bir vergi alırdı.

Bilindiği gibi, Osmanlı Devletinin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalıydı. Bu yüzden vergiler halktan daha çok bu mal varlıkları üzerinden alınırdı. Tarım vergilerinden biri de çiftbozan vergisi idi.

Bu verginin maksadı sadece devletin bütçesine katkı değildi. Birinci hedef halkın gıda maddesi sıkıntısı yaşamaması, ikincisi ise şehirlere göçü önlemekti.

Bu arazilerin ekilmemesinin temel sebebi çiftçilerin tembelliği değildi. Devletin doğru dürüst bir üretim planı yapmaması, üretici ile pazar arasında yeterli ulaşım ve ticari ağın olmaması idi. Tarımla uğraşan köylü, bol ürün alınan yıllarda ürün para etmediğinden, kurak yıllarda da kıtlık gerekçe göstererek ekim yapmaz, şehirlere göçerlerdi.

Kaynaklarda “Ev Göçü” olarak geçen bu hareketlilik, bir yandan gıda üretiminin azalmasına yol açarken, diğer yandan göç alan şehirdeki düzeni de sıkıntıya sokardı. Devlet bu durumu önlemek için, ekonomik plan ve programlar ile gerekli yatırımları yapmak yerine, kolay olanı seçmiş ve Çiftbozan Vergisi koymak zorunda kalmıştı. (Günümüzde köyden şehre göç için alınan hiçbir tedbir yok. Osmanlı Devletini yönetenlerin en azından böyle bir derdi varmış!)

Fakat daha Sultan 1. Ahmed (1590-1617) döneminde bile yoksul köylüler çiftini bozar, “çiftbozan” olurlar. Vergi ödeyecek hatta karınlarını doyuracak durumları da olmadığından, Büyük Tarihçi Halil İnalcık’ın ifadesiyle “büyük kaçgunlara veya asilere katılır, Celali olurlar.” 

Yani asker kaçakları ve işsiz medrese öğrencisi gibi isyancılara dâhil olurlar veya “dağlara, ormanlara, imparatorluk güçlerinin ulaşamayacağı yerlere, İran’a doğru kitlesel kaçışlara katılırlar.”

Bu tarihi olayların arkasında 1500’lü yılların ikinci yarısından itibaren Doğu-Batı ticaret yollarının güney güzergâhlara kayarak, Osmanlı hâkimiyetinin dışına çıkmış olmasının yarattığı etki çok önemlidir.

Ayrıca aynı dönemden itibaren denizaşırı ülkelerin sömürgeleştirilmesi ve oralardan getirilen kölelerin üretimde kullanılması Avrupa ekonomisinin öne çıkmasına sebep oldu.

Değişen şartlara göre yeni üretim modelleri ve ticari ağlar oluşturmayı başaramayan Osmanlı devlet maliyesi daha 2. Beyazıt (1447-1512) döneminde dahi iflasın eşiğine gelmişti. Devlet çareyi hep vergiye yüklenmekte bulmuştu.

3Nis/200

BELEDİYEYE YASAK, DENİZ FENERİ’NE VE TÜRGEV’E SERBEST – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sBELEDİYEYE YASAK, DENİZ FENERİ’NE VE TÜRGEV’E SERBEST - Ruhittin SÖNMEZ

Anladık ki devletimizin böyle kara günler için hazinesinde hiç para yok. Herkesi evlerine kapatıldığı bir salgında, devletimizin vatandaşlarımızı bir ay dahi besleyecek birikimi kalmamış. Hepsi har vurup harman savrulmuş.

Gelişmiş bütün devletler bu dar günlerde büyük bütçeler ayırarak vatandaşlarına iş, aş ve gelir garantisi vererek “evde kalın çağrısı” yaptı. Evde kalanların temel ihtiyaçlarını evlerine gönderdiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise böyle garantiler ve yardımlar yapamadığı için IBAN numaraları vererek milletten yardım talebinde bulundu.

İş yine milletimizin kendi başının çaresine bakmasına kaldı.

İstanbul ve Ankara korona salgının en çok etkilediği iki büyükşehrimiz. Buraların yerel yöneticileri İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Ankara BŞB Başkanı Mansur Yavaş salgın sebebiyle gelirlerini kaybedenler başta olmak üzere ihtiyaç sahiplerine yönelik yardımlara başladılar. Bu çalışmalar birçok belediyemize örnek teşkil etti.

Bir kesim vatandaşlarımız gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştığını gördüğü Belediye yardımlarına katkıda bulunmak istediler. Bu iki belediye de verdikleri hesap numaralarına bağış toplamaya başladılar.

Muhalefet partilerine oy veren vatandaşlarımızın Tayyip Erdoğan ve ekibine güveni yoktu. Çünkü daha önce devletin depremzedeler için, 15 Temmuz Darbe Şehitleri için, işsizlik fonunda toplanan paralar için “bu paralar nerede?” sorularına cevap verilememişti.

Merkez Bankası’nın zor günler için ayırdığı ihtiyat akçesinin bile maksadı dışında harcandığını görüyordu.

Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu belediyelerin yardım toplamasının “yasal olmadığını” söyleyerek bu Belediyelerin hesaplarını bloke ettirdiler.

31Mar/200

GERÇEKLER NEDEN KABUL EDİLMEZ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

GERÇEKLER NEDEN KABUL EDİLMEZ – Ruhittin SÖNMEZ

Covid-19 hastalığının yayılması sürecinde yapılan bazı hataları yazınca iktidar yanlısı bazı kişiler fena bozulmuş. Sosyal medyada “Böyle bir zamanda muhalefet yapıyorsun” diye bana ve diğer eleştirenlere ayar vermeye çalışıyorlar.

Esasen bu tepkileri anlayışla karşılıyorum. Çünkü insan psikolojisine dair okuduklarım bu tepkilerin altında başka sebeplerin olduğunu bana öğretti.

Daha önce de yazmıştım. “Emret Bakanım” adlı, 80’li yılların efsane bir TV dizisi vardı. Bu dizinin bölümlerinden birinde Bakan ile Müsteşar arasında şöyle bir konuşma geçiyordu:

Bakan: Demokraside vatandaşın bunu bilme hakkı var!

Müsteşar: Hayır, Sayın Bakanım. Bilmeme hakkı var. Bilmek sadece suça ortaklık duygusu verir onlara. Bilmemenin bir saygınlığı var.”

Anlaşılan dünyanın her yerinde insanlar kendi seçtikleri kişilerin / partilerin yaptıkları yanlış işler sonucu yaşadıkları kötü sonuçları duymak istemiyor.

Çünkü “suça ortaklık duygusu” içlerini kemiriyor.

24Mar/200

BAŞARILIYIZ DEMEK İÇİN ÇOK ERKEN – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sBAŞARILIYIZ DEMEK İÇİN ÇOK ERKEN - Ruhittin SÖNMEZ

Koronavirüs (Kovid-19) salgını ile mücadelede başarılı veya başarısız olduğumuzu söylemek için çok erken. Çünkü henüz sürecin başındayız.

İlk vakanın Türkiye’de görüldüğü (daha doğrusu tespit edildiği) tarihin Çin, İran, Kore, Japonya, Singapur ile İtalya, İspanya, Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinden daha sonra olması önemliydi. Bu bize ciddi bir zaman kazandırdığı gibi o ülkelerin tecrübelerinden faydalanma imkânı da verdi.

Böyle olunca ülkemizde alınan tedbirlerin çok başarılı olduğu gibi bir algı oluştu. Acaba gerçek tam olarak böyle mi?

Devletlerin bu alandaki başarısının en önemli ölçüsü Kovid-19’un öldürme oranı. Vaka sayısı da önemli ama bu yapılan test sayısına göre değiştiği için gerçek bir mukayese sağlamıyor.

Şu ana kadar salgının başlangıç ülkesi olan Çin’de Kovid-19’dan ölüm oranı yüzde 4,2 iken, İtalya’da halen yüzde 9, İran’da yüzde 7,5 oldu.

İran’daki ölüm oranının yüksekliğinde ABD ambargosunun, İtalya’da ise nüfusun çok yaşlı olmasının tesiri büyüktür. Ama her iki ülke de başlangıçta salgını çok ciddiye almadıkları gibi süreci de iyi yönetemediler. Yanlış ve eksik kararlarla hastalığın tüm ülkeye yayılmasına sebep oldular.

20Mar/200

BAŞKANIN ADAMLARI NELER YAPABİLİR? – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sBAŞKANIN ADAMLARI NELER YAPABİLİR? – Ruhittin SÖNMEZ

Bir bilim kurgu romanının içinde yaşıyor gibiyiz. Covid-19 adı verilen bir virüs türü bütün dünyalıların hayatını değiştirdi. Oysaki bu elle tutulur, gözle görülür olmayan yaratıkla ilgili pek bir şey bilmiyoruz.

Virüsün etkisine dair duyduklarımız da hep belli kaynaklardan çıkan bilgilerin yayılmasıyla bize ulaşıyor.

İnsanlar bu bilgilerin bir kısmına güvenip inanırken, bazılarını güvenilir bulmadığı için inanmıyor.

Koronavirüs (Covid-19) salgınının gerçek olduğunu ve çok ciddi sonuçları olduğunu görüyoruz, biliyoruz.

Salgının sadece sağlık sorunları, kitlesel ölümler yanında ekonomik etkilerinin de ölümcül
olabileceği anlaşılıyor.

Ben günlerdir medyada her yönüyle tartışılan bu konuları değil, başka bir hususu düşünmeden duramıyorum.

Hastalık salgını, biyolojik saldırı ve başka konularda kamu otoritelerinin manipülasyon yapması halinde ne gibi sonuçları olabileceğini düşündükçe aklıma “Başkanın Adamları” isimli 1997 yapımı film geliyor.

17Mar/200

İYİ YÖNETİLEN KRİZ FIRSATLAR YARATIR – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sİYİ YÖNETİLEN KRİZ FIRSATLAR YARATIR – Ruhittin SÖNMEZ

Küresel Koronavirüs Salgını ciddi bir kriz. Bizden daha gelişmiş ve zengin ülkelerde bile ciddi zararlara yol açıyor.

Bu kriz iyi yönetilmezse bedeli çok ağır olur. İyi yönetilirse ve her boyutu ile ilgili doğru tedbirler alınırsa, küresel rekabette avantajlar sağlanması söz konusu olur.

Salgının etkilediği vatandaş sayımızın resmi rakamdan fazla olduğuna dair iddialar var. Fakat aksini ispatlayan bilimsel bir veri ortaya konulamadı.

Vatandaşlarımızın devlet kurumlarına olan genel güvensizliğinin haklı ve makul gerekçeleri olsa da bu defa durum farklı gibi. Bu krizde siyasi sorumlu bulunan Sağlık Bakanlığı’nın bir Bilim Kurulu oluşturması bu güvensizliği azalttı.

Çünkü bu Bilim Kurulu sadece iktidar yanlısı kişilerin değil, siyaseten muhalif tavırlı tıp uzmanlarının da ehliyetli, liyakatli kabul ettiği tıp profesörlerinden oluşuyor. Ve krizin yönetim merkezi olarak görev yapıyor.

Türkiye’de tıp bilimi diğer bilim dallarından daha fazla gelişmiştir. Doktorlarımız dünyadaki meslektaşları ile mukayese edildiğinde övünülecek bir seviyededir. Yeter ki, bu alanda yetişmiş bilim adamlarına yetki verilsin, siyasetçiler oy kaygısıyla güven aşındıran beyanlarda bulunmasın. Bu krizi en az zararla atlatabilecek yetişmiş insanımız ve tıbbi altyapımız vardır.

Şu ana kadar alınan tedbirlerin biraz gecikmeli olsa da doğru olduğu tıp uzmanları tarafından kabul ediliyor.

10Mar/200

MANEVİ GÜCÜMÜZ VE BİYOSFER – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sMANEVİ GÜCÜMÜZ VE BİYOSFER – Ruhittin SÖNMEZ

Arslan Bulut yaygın medyadaki az sayıdaki gerçek gazetecilerden biridir. Muhtelif vesilelerle özel sohbetler de yapma imkânı bulduğumuz bu arkadaşımızı hafta sonu Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda verdiği konferansında dinledik.

Ben en çok konferans sırasında bahsi geçen Gumilev’in teorisine takıldım.

Arslan Bulut’u karamsar bir ruh halinden kurtaran, O’na umut veren en önemli konunun Gumilev adlı ünlü yazarın bir kuramı (teorisi) olduğunu algıladım. Gumilev babası Rus, annesi Kırım Tatar Türk’ü olan bir bilim adamı.

“Halkların şekillenişi, yükselişi ve düşüşü kuramı” olan “etnogenez kuramının” kurucusu L. N. Gumilev’e göre milletlerin ruhu, esas olarak, coğrafyaya, toprağa, iklime, atmosfere, kısacası biyosfere bağlıdır...

Gumilev bu kuramda, etnogenez sürecinin tüm zamanlar ve tüm mekânlar için evrensel bir yasasını ortaya koymaktadır.

Burada Gumilev (kuramın adını verirken kullandığımız halklar kelimesi yerine) etnos kavramını kullanıyor. Etnos bir dil birliği değildir. Sosyal bir olay da değildir. Irk birliği, ideoloji ve kültür birliği de değildir.

Etnos, ortak içyapıya ve kendine özgü davranış kalıplarına sahip bireyler topluğu olarak tanımlanıyor.

Gumilev, etnosların yükselişini ve çöküşünü biyosferdeki değişimlere bağlıyor, enerji direniş seviyesini koruyabilen etnosların, varlıklarını sürdürebileceklerini belirtiyor.

Arslan Bulut’un önceki yıllarda yazdığı yazılarda da bu kurama dair notlar buldum. O’na bu kuramın nasıl umut verdiğini şu cümlelerinden anlaşılıyor:

“Türk Milleti’nin manevi gücü, ABD’nin veya AB’nin plânları ile bitmez. Bu güç, sadece genetik yapıdan değil, Gumilev’in belirttiği gibi biyosferden doğar. Biyosfer, hava, su, üzerinde yaşadığımız toprağı dolayısıyla vücudumuzu meydana getiren elementler ve iklim gibi doğal ortama denir. Bu ortamı insanlar oluşturmuyor. Milletlerin varlığı manevi güçlerine, manevi güçleri de biyosfere bağlıdır. Dolayısıyla milletlerin kaderini, biyosferi yaratan Tanrı belirler.”

“Bu bakımdan olumsuz şartlar karşısında Türk Milleti’nin moralini bozmasına hiç lüzum yoktur.
Evet, çürüyen dokular vardır. Fakat çürükler, kendi kendini imha etmekle birlikte, aynı dokuların yerlerini taze hücreler almakta, milletin genlerinde mevcut bulunan güç, nesilden nesile daha etkin bir oranda ve daha belirgin bir şekilde meydana çıkmaktadır.”

“Türk Milleti’ne Tanrı tarafından verilen bu görev bitmemiştir ve dünya durdukça bitmeyecektir. Dolayısıyla ilham ve kudretini Anadolu’dan, Trakya’dan, Türk Dünyası’ndan değil, Washington’dan, Brüksel’den alanlar kaybetmeye mahkûmdur.”

Özetlersek, Anadolu coğrafyasının bize verdikleri sadece bereketli topraklar, 4 mevsimin yaşandığı iklimi, stratejik konumu, doğu ile batıyı birleştiren köprü olması değilmiş. Bunların yanında bizi kuşatarak genlerimizi etkileyen, manevi güçlerimizi belirleyen biyosferi imiş.

6Mar/200

BATI’NIN SAVAŞ AHLAKI – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sBATI’NIN SAVAŞ AHLAKI – Ruhittin SÖNMEZ

ABD’nin 26. Başkanı Theodore Roosevelt (1901-1909) Amerikalılar tarafından en sevilen ABD başkanlarından biridir. Roosevelt Başkan olmadan 5 sene önce yazdığı kitabında, Kızılderili Soykırımının haklılığını savunmak için kurduğu şu cümleler Batı’nın savaş ahlakını yansıtır:

“Bu büyük kıta, sefil vahşilerin avlakları olsun diye bırakılamazdı. Savaşların en erdemlisi vahşilerle yapılan savaştır.”

ABD’nin 26. Başkanı’na göre, beyaz ve tercihen Germen kökenli halklardan oluşan “Medeniyet cephesi” ile “en aşağılık kovboydan bile ahlaksız” olan Kızılderililerin oluşturduğu “vahşet cephesi” arasındaki ırksal mücadele kaçınılmaz bir olaydır.

Roosevelt’in biz Türklere bakışı da çirkindir: “Müslümanların Hıristiyanlar karşısındaki zaferlerinin her zaman belayla sonuçlandığı görüldü. Türklerin zaferlerinden mutlak kötülükten başka bir şey çıkmadı.”

Roosevelt “Medeni Cepheyi” oluşturanların Kızılderililer, Rus ve Tatar, Yeni Zelandalılar gibi topluluklara yaptıkları şeyler korkunç olsa bile sonuçta “muazzam bir medeniyetin temelini attıklarını” söyleyerek, bu kötülüklerini meşrulaştırıyor.

“’Kızılderili’nin iyisi, ölü olanıdır’ diyecek kadar ileri gitmiyorum ama on tanesinden dokuzu için de bunun böyle olduğunu biliyorum. ‘İyi’ olan onuncu Kızılderili’nin akıbeti de umurumda olmaz” diyebilen bir adam bu.

Roosevelt’in bu sözleri bugün de ABD’nin ve kendilerini “medeniyet cephesi” görenlerin dünya görüşünü yansıtıyor. Onlar hala dünyanın bütün petrol, gaz, maden gibi kaynakları ile su, toprak, denizlerini kendilerinin doğal hakkı olarak görürler.

Amerika’da bu yüzden Ortadoğu, Afganistan, Libya gibi yerlerde savaşan askerlerini temsil eden oyuncaklar yapılır, filmlerde özel karakterler yaratılır. Onları “ülkemizin başka ülkelerdeki petrol çıkarlarını koruyan kahramanlar” diye tanıtır ve sevdirirler.