Ahsen Okyar Söylenmek yerine söylemek lazım… Şikayet edeceğine sen de alternatifini oluştur.

ahsen okyar
20Kas/200

Hukuk Reformu Ya-pa-maz-lar – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sHukuk Reformu Ya-pa-maz-lar – Ruhittin SÖNMEZ

O kadar çok derdimiz yokmuş gibi, şimdi de Alaattin Çakıcı’nın CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu tehdit eden sosyal medya paylaşımı gündem oldu.

Medyada yer alan haber aynen şöyle:

“Organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı'nın Kılıçdaroğlu'na "Akıllı ol. Seni bakla kazığı ile tanıştırırım" şeklinde tehditler içeren bir mektubu sosyal medyadan yayınlaması, Türkiye'de 90'lı yıllara damgasını vuran devlet, siyaset, mafya ilişkisini yeniden gündeme taşıdı.”

Ana muhalefet liderine karşı bu açık tehdide karşı Cumhuriyet Savcıları kendiliğinden harekete geçip soruşturma açması gerekirdi. Bu olmadı.

Mecburen Kılıçdaroğlu suç duyurusunda bulundu.

Alaattin Çakıcı’nın tahliyesini sağlayan ve koronavirüs salgını da bahane edilerek çıkartılan infaz yasasının mimarı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli idi.

Alaattin Çakıcı’nın CHP Genel Başkanına tehdit içeren paylaşımı konusunda, Devlet Bahçeli’nin bir eleştirisi oldu mu? Hayır!

Üstelik Bahçeli Alaattin Çakıcı’yı “ülke ve millet sevdalısı bir Ülkücüdür ve benim dava arkadaşımdır" diye sahiplenirken, inanılmaz sertlikte bir bildiri ile CHP Genel Başkanına saldırdı:

"Ülküdaşım Alaattin Çakıcı'ya mafya bozuntusu demek, yeraltı dünyasının karanlık yüzü suçlaması getirmek müfterilik, seviyesizlik, rezilliktir."

Oysaki, burada Çakıcı’nın dünya görüşü değil, ülkenin Ana Muhalefet Partisi liderine alenen yaptığı tehdit, hakaret ve bu suretle siyaseti hukuka aykırı yöntemle dizayn etme çabası önemli olmalıydı.

Çakıcı’nın Kılıçdaroğlu’nu tehdidi karşısında Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’dan bir tepki geldi mi? Hayır!

Şaşırmadık elbette. Çünkü Erdoğan CHP Genel Başkanının linç girişimi hadisesinde de, darp edeni ve linç eylemine karışanları kınamak yerine, Kılıçdaroğlu’nu eleştirmişti.

Cumhur ittifakının bu zihniyetteki ortakları, evrensel hukuk ve insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde, bir hukuk reformu yapabilir mi?

Bence YA-PA-MAZ-LAR.

17Kas/200

PİYASA DOSTU EKONOMİ YÖNETİMİ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sPİYASA DOSTU EKONOMİ YÖNETİMİ - Ruhittin SÖNMEZ

Merkez Bankası Başkanı’nın değiştirilmesi” ve takiben ekonomiden sorumlu damat bakan Berat Albayrak’ın Instagram üzerinden istifasından sonra yeni bir döneme girdiğimiz iddia ediliyor.

Ekonomi kurmay heyetinin değiştirilmesi hakkında yandaş yorumcular “piyasa dostu bir ekonomi yönetiminin” işbaşına geldiğini anlattılar.

Buradan Berat Albayrak ve ekibinin “piyasa düşmanı” olduğu” anlamı çıkar mı diye hiç düşünmediler. Belki de bilerek böyle düşünülsün istediler.

“Piyasa dostu” kavramından bazıları “Tayyip Bey faiz lobisine teslim oldu”manası çıkarırken, bazıları da “makule dönüş” anlamı verdiler.

Yeni Merkez Bankası Başkanı, yeni Maliye ve Hazine Bakanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları sonunda, herhangi bir tedbir kararı alınmadığı halde,Türk Lirası döviz ve altın karşısında yüzde 10 mertebesinde değer kazandı. TL yaklaşık 2 ay öncesi değerine döndü.

Bu önemli değişim “piyasaların makule susamış olması” ve yeni yönetimin alınması gereken ekonomik kararları, ideolojik etkiyle değil, piyasa kuralları kapsamında alacağına güvenmek isteğinin bir sonucu olarak görüldü.

8Kas/200

TOPLUMA ÜMİT VERMEK AMA NASIL? – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sTOPLUMA ÜMİT VERMEK AMA NASIL? - Ruhittin SÖNMEZ

2020 yılı karabasan gibi çöktü üzerimize. Ekonomideki sıkıntılar buhranadönüştü.Terörle mücadele devam ediyor. Suriye ve Libya’da savaşlara müdahil olduk. Dünya ölçeğindeki virüs salgınından orta derecede etkilenirken, salgının ekonomiyi en çok sarstığı ülkelerden biri olduk.

24 Ocak’ta Elazığ’da 6,7 büyüklüğünde depreminde 41 ve 30 Ekim’de İzmir’de 6,9 büyüklüğündeki depremde 114 vatandaşımızı kaybettik.

Oysaki dünyada Türkiye dışındaki 7 farklı ülkede gerçekleşen 6.5 ile 6.9 arasındaki 12 depremde sadece 2 kişi hayatını kaybetti.Bu yıl tüm dünyada deprem ölümünün en çok olduğu ülke olduk.

2020 yılı içinde en kötü performans gösteren yani en çok değer kaybeden para birimi de maalesef Türk Lirası oldu.

Bütün bunlar içimizi karartan, yaşama sevincimizi azaltan, ruhsal sıkıntılara yol açan haberler.

Bu haberlerin ve arkasındaki gerçeğin psikolojimizi bozmaması için saray kahinleri ve yandaş medya çok değerli (!) hizmetler veriyor. Tıpkı padişahın rüyasını yorumlayan müjdeci kâhin gibiler.

4Kas/201

DEPREM VERGİLERİ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sDEPREM VERGİLERİ - Ruhittin SÖNMEZ

İzmir’imizde yaşanan ve içimizi yakan deprem felaketi “deprem vergileri ne oldu?” sorusunun yeniden gündeme taşınmasına sebep oldu.

Keşke, “2002 yılından beri toplanan ve miktarı 70 milyar 895 milyon TL’ye varan deprem vergileri maksadına uygun kullanılsaydı.” Çünkü bu parayla İzmir’in depreme dayanıksız yapı stokunun tamamını, İstanbul’un yarısını yenileyebileceğimiz hesaplanıyor.

21 yıldır cep telefonu, internet, bankacılık işlemleri, Spor Toto, Milli Piyango, uçak biletleri, gümrük ve pasaport işlemleri gibi birçok ödemede vatandaşlardan bu vergiler alınıyor.

Ekonomist Özcan Kadıoğlu’nun hesabına göre, “1999 depreminden sonra kalıcı hale getirilen Özel İletişim Vergisi'nden bugüne kadar toplanan para 36,9 milyar doları buldu. Bu para ile her biri 100 metrekarelik 1 milyon 850 bin adet daire yapılabilirdi.”

Bu paraların nereye harcandığı bir türlü açığa çıkmadı.

Eski Maliye Bakanı Kemal Unakıtan 2003 yılında, “Deprem vergisinin bütçe açığını kapatmak için konulmuş olduğunu” söylemişti.

Van depreminden sonra dönemin Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise, “toplanan deprem vergilerin sağlık, eğitim, duble yollar için kullanıldığını” açıklamıştı.

Elazığ depreminden sonra bu defa Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bambaşka bir cevap tarzıyla tartışmayı bitirmişti: "Bunlar yatıyor kalkıyor 'o parayı nereye, bu parayı nereye harcadınız?' Harcanması gereken yere harcadık. Bundan sonra da bu tür şeylerin hesabını vermeye zamanımız yok.

“Cumhurbaşkanının hesap verecek zamanı olmadığından” biz oturduğu sarayın kaça mal olduğunu, hangi müteahhite ne kadar ödeme yapıldığını bilmiyoruz. Makam uçaklarının maliyetini bilmiyoruz. Yazlık ve kışlık saraycıkların maliyetini bilmiyoruz. Kendinden önceki Başbakan ve Cumhurbaşkanlarının hayal edemediği kadar artan örtülü ödenek harcamalarını zaten soramıyoruz.

Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) modeliyle yaptırılan büyük köprüler, tüneller, havalimanları ve şehir hastaneleri gibi gelir garantili dev projelerinin maliyetleri ise “ticari sır” kapsamında sayılıyor.

Oysaki devleti yönetenler kendi parasını değil, milletin parasını ve kaynaklarını kullanırlar. Demokrasi ve hukuk devleti olan ülkelerde yöneticiler milletin parasını nereye ve neden harcadığını açıklamak, kamuoyuna hesap vermek zorundadır.

Kamu kaynaklarını şahsı, yakınları veya partisi için harcamak zaten çok ağır bir suçtur. Bırakın usulsüzlük ve yasadışılıkları, devleti yönetenlerin kamu kaynaklarını doğru ve verimli alanlarda kullanmak gibi bir sorumlulukları vardır.

Devleti yönetenlerin, kamu kaynaklarını hukuka, etik kurallara ve kamu yararına kullandığına dair hesap vermekten kaçınabildiği bir rejimin adı demokrasi olamaz.

Deprem vergilerini nereye harcadığınızın hesabını veremiyorsanız, bakanlarınızın deprem mahallinde enkaz üstünde şov yapmaları bu hesabı kapatmaya yetmez.

21Eki/200

HER TÜR GÜNAHA FETVA VERİLİR – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sHER TÜR GÜNAHA FETVA VERİLİR – Ruhittin SÖNMEZ

İslam dini yasakladığı halde, AKP iktidarının yaptığı bazı işler yok mu? Şüphesiz var.

Fakat maşallah bunların yapılmasının caiz olduğuna dair fetva veren “siyasetçi”, “uzman” veya “din adamları” bulmakta hiç sıkıntı çekilmiyor.

Bazı örnekleri hatırlayalım:

NEPOTİZM yani devlet kadrolarına eş, dost, akraba doldurulması ve torpil vakalarını meşrulaştırmak için, AK Parti Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in kullandığı söz unutulmazlar arasındadır.

"Cuma namazına gittiğimizde her hafta hutbede 'akrabalarını koru kolla' ayeti okunur."

Devamı daha da vahim. TV’de sunucunun “O zaman sizin yaptığınız bu? Öyle mi oluyor?” sorusuna bir süre sessiz kaldıktan sonra, "Vallahi sen Allah'ın ayetine bile karşı geliyorsan ben sana ne diyeyim" cevabını vermişti.

Bahsi geçen ayetin içinde geçen ifadenin anlamı şöyle: “Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.”

Ayette bahsi geçen “akrabaya yardım” etmenin, kendi kazancından ve servetinden muhtaç akrabaya yardım etmek olduğunu bu zat bilmez mi? Ayette kastedilen yardım ile “Kul hakkı” yemek suretiyle milletin parasını ve malını haksız yere yakınlarına vermeyi nasıl bir tutabiliyor? Çünkü O’nun tek bir gayesi vardır:

Allah’ın kelamı ile korkutarak la yüs’el (eleştirilemez / dokunulamaz) hale gelmek.

Bu yaptıkları ise açıkça Allah’ın “adalet ve iyilik” emrine aykırıdır. “Çirkin işler, fenalık ve hatta azgınlık” diye tarif edilen işlerdendir.

17Eki/200

TARİH GELECEKTİR – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sTARİH GELECEKTİR – Ruhittin SÖNMEZ

Prof.Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun “tarih gelecektir” sözünü değerli bulurum. Tarihçi ve Türk Tarih Kurumu E. Başkanı olan bir uzmanın “tarih geçmiştir” demek yerine, “tarih gelecektir” demesi çok anlamlı.

Yusuf Halaçoğlu da, Mehmet Akif merhumun "Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar / Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?” mısralarında olduğu gibi, insanların ısrarla tarihten ders çıkarmama davranışını tespit ediyor.

Heraklit “aynı nehirde iki kere yıkanılmaz” derken bile muhtemelen tarihte tekrarın olmadığını söylemiyordu.

Belki Karl Marx gibi, tekerrürün olduğunu ama tekrarın öncekiyle tam da aynı olmadığını ifade ediyordu: “Tarih kendini tekrar eder. İlkin trajedi şeklinde, sonra maskaralık” diyerek.

Bu yüzden Andre Gide’in “söylenmesi gereken her şey çoktan söylendi. Ancak kimse dinlemediği için her şey tekrar söylenmeli” tavsiyesine uyalım. Ve tarihten bir yaprak çevirelim.

13Eki/200

İKTİDARIN TEK UMUDU: PLASEBO ETKİSİ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sİKTİDARIN TEK UMUDU: PLASEBO ETKİSİ – Ruhittin SÖNMEZ
“Placebo” Latince “I shall please” yani “sizi hoşnut edeceğim, mutlu edeceğim” anlamında bir kalıp imiş.
“Plasebo ilaç” ise içinde tedavi edici farmakolojik bileşenler olmadığı halde iyileştirici etkisi inkâr edilemeyen, telkine dayalı tedavi yaratan “ilaçlara” deniyor.
Aslında plasebonun fiziksel anlamda tedaviye yönelik bir gücü yoktur. Sahip olduğu tedavi gücünü tamamen hastanın verilen ilacın işe yarayacak ilaç olduğunu düşünmesinden alır. Plasebo, tıp ilmi açıklayamamış olsa bile, insanların istemeleri halinde kendi kendilerini iyileştirme gücünü harekete geçiren bir etkiye sahiptir. Plasebo ilaçların kanser dahil birçok hastalıkta belli ölçüde işe yaradığını gösteriyor.
Bir de Nosebo (nocebo) etkisi diye bir kavram var. “Kişinin bir durumla alakalı negatif
beklentilerinin, kişiyi olumsuz etkilemesi anlamına gelmektedir. Örneğin bir ilacın yan etkiler
getireceğine kişinin inanması nedeniyle - farmakolojik olarak doğrudan etkisi ve yan etkisi olmayan bir sözde ilaç verilse bile - bazı yan etkilerin görülmesi veya negatif telkinin kişiyi olumsuz etkilemesi durumudur.”
İlaç firmaları geliştirdikleri ilaçların etkinliğini ölçerken plasebo ile mukayese ederler. Üretilen
ilacın, plasebo “ilaçtan” çok daha yüksek oranlarda iyileştirme gücüne sahip olması istenir.
Plasebo ilacın yüzde 15 etkili olduğu bir hastalığın tedavisinde, içinde etken madde olan ilaç
yüzde 90 oranında tedavi edici etkileri tespit edilmişse elbette tedavide bu ilaç tercih edilir.
Doktorsunuz ve elinizde plasebo etkisinden daha fazla etkiye sahip tedavi edici bir ilacınız
yok. Bu durumda hastanıza “hiçbir yan etkisi olmayan yeni bir ilacın çıktığını ve çok faydalı olduğu” telkinini yapabilirsiniz. “Plasebo ilaç” kullanarak hastayı kısmen rahatlatır ve az da olsa bir iyileşme sağlayabilirsiniz.
Plasebo etkisi acaba sosyal, siyasi ve ekonomik alanlardaki hastalıklarımızın tedavisinde işe yarar mı? Yararsa ne ölçüde?

11Eki/200

TARİH YAZMANIN ÖNEMİ – AZERİ DEĞİL TÜRK, AZERİCE DEĞİL TÜRKÇE – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sTARİH YAZMANIN ÖNEMİ - AZERİ DEĞİL TÜRK, AZERİCE DEĞİL TÜRKÇE - Ruhittin SÖNMEZ

Roma İmparatorluğu’nu çoğumuz dünya tarihindeki “en büyük ve en uzun süreli imparatorluk” olduğunu sanırız.

Şüphesiz tarihin gördüğü en muhteşem devletlerden biridir, Roma imparatorluğu. Ancak ne en büyük ve ne de en uzun yaşayan devlettir.

Roma, yüzölçümü itibariyle en geniş sınırlarına ulaştığı dönemde 5 milyon km2 toprağa hükmetmiş. Buna karşılık Moğol İmparatorluğu’nun egemenlik alanı 25 milyon km2 (Dünyanın %16’sı) yani Roma’nın 5 katı olmuş.

Yine Göktürk, Altın Ordu ve Osmanlı imparatorlukları da Roma’nın 5-6 katı kadar büyüktür.

Roma dünyanın en uzun ömürlü imparatorluğu da değildir.

Roma İmparatorluğu’nun İsa’dan önce 27 ile İsa’dan sonra 1453 arasında (Bizans dönemi dahil) yaşadığı ve ömrünün 1480 yıl olduğu kabul edilir.

16Eyl/200

EGE ADALARININ TARİHÇESİ VE HUKUKİ DURUMU – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sEGE ADALARININ TARİHÇESİ VE HUKUKİ DURUMU - Ruhittin SÖNMEZ

1832'de kurulan Yunanistan Krallığı’nın sınırları içinde başlangıçta sadece Mora Yarımadası, Kuzey Sporat Adaları, Eğriboz ve Kiklat Adaları bulunmaktaydı. Balkan Savaşları sonunda Yunanistan Makedonya, Selanik ve Kuzey Ege'deki adaları işgal etti.

BATI TRAKYA VE GİRİT: 17 Ekim 1912'de Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu iç siyasi kargaşadan istifade etmek isteyerek savaş ilan etti. Birinci Balkan Savaşında, Bulgar ordusu Çatalca'ya kadar geldi. Barış Antlaşması'yla Bulgaristan Batı Trakya'yı, Yunanistan ise Selanik, Makedonya ve Girit'in dörtte birini ele geçirdi.

Bulgaristan ve müttefikleri arasında yapılan İkinci Balkan Savaşı sonucunda da Yunanistan Epir, Drama ve Kavala'yı topraklarına kattı.

Yunanistan 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıktı. Müttefikleri mükafat olarak Birinci Dünya Savaşı'nı bitiren 27 Kasım 1919 Neuilly Antlaşması'yla, Batı Trakya'yı Bulgaristan'dan aldılar, Yunanistan'a verdiler.

6Eyl/200

ÖRGÜTLÜ CAHİLLİK – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sÖRGÜTLÜ CAHİLLİK – Ruhittin SÖNMEZ
Güncel meselelerimizin hemen hepsinin temelinde cahillik yatar. Devlet yönetimindeki ciddiyetsizlikten kadın cinayetlerine, trafik magandalığından salgın tedbirlerine karşı tavrımıza, her an patlamaya hazır toplumsal öfke birikiminden, siyaset, futbol veya cemaat/tarikat taraftarlığına kadar her alanda şikayetlerimizin temelinde cehaletin izlerini görüyoruz.
Diyebilirsiniz ki, bu şikayetlerimizin temelinde olduğunu söylediğiniz cahilce tavırları gösterenler arasında tahsil seviyesi yüksek olanlar da var.
Bu durumun açıklanması için “tahsil insanın cehlini alır, eşekliği baki kalır” gibi çok veciz atasözlerimize başvurabiliriz.
Veya “Ben her zaman cahil halkın ferasetine güveniyorum" diyen veya “deve sidiği ile tedaviyi” savunan profesörleri ve Necip Fazıl’ın “Bizde profesör derler kitap yüklü merkebe” mısrasını hatırlayabiliriz.
Ömer Seyfettin böylelerine bakıp, “ilim başka irfan başka/ alim başka arif başka” sözünü tekrar etmeyi severmiş. “Anadolu insanı alim değildir ama ariftir” diye söylermiş.

28Ağu/200

ŞARKILARIN HİKAYELERİ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sŞARKILARIN HİKAYELERİ - Ruhittin SÖNMEZ

“Yahya Kemal Beyatlı şiirlerinin bestelenmesinden pek hoşnut olmazdıdiye anlatılır. ÇünküO şiirlerinin güzelliği ve ahengindeki yüksek seviyeyi iyi biliyordu. Muhtemelen hissettiği duyguyu yansıtmayan bir melodi giydirilmesiyle şiirinin bir artı değer kazanmayacağını düşünüyordu.

Mesela "dâhî" bir bestekâr ve önemli bir hanende olan Münir Nurettin Selçuk, Yahya Kemal'in bazı şiirlerini bestelemiştir. Yahya Kemal, Münir Nurettin sevdiği bir dostu olmasına rağmen, bu bestelere karşı "şiirlerimi ne hale soktu?" diye tepki verirmiş. Musiki meclislerinde hangi eseri dinlemek istediği sorulduğunda "yeter ki benim şiirlerimden bestelenmiş olmasın" dermiş.

9Ağu/200

SAĞLIK BAKANLIĞI VERİLERİNE İNANMAYANLAR ÇOĞALDI – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sSAĞLIK BAKANLIĞI VERİLERİNE İNANMAYANLAR ÇOĞALDI - Ruhittin SÖNMEZ

Sağlık Bakanlığının koronavirüs salgını sürecinde verdiği rakamlara toplumun büyük kesimi inanıyordu. Bilim insanları da bazı teknik sebeplerle gerçek rakamlardan bazı sapmalar olabileceğini fakat bunun yüzde on mertebesini geçmeyeceğini söylüyordu.

Ancak son bir ayda Sağlık Bakanlığı verilerinin belli bir mertebede adeta sabit tutulmuş gibi görünmesi verilerin sıhhatinden şüphe duyanların sayısını artırdı. Bunlara karşı fısıltı gazetesi devreye girdi. “Türkiye’de günlük yeni vaka sayısı bin kişi civarında gösteriliyor ama sadece falan şehirde günlük vaka binbeşyüz kişi civarında. Hastanelerde yer kalmayan veya turizm
beldesi olan illerden başka şehirlere hasta taşınmakta” gibi rivayetler naklediliyor.

Salgın sürecinde halka bilgi veren uzmanların içinde en çok güvenilen isimlerden olan Prof.Dr. Mehmet Ceyhan’ın açıklaması önemli: “Türkiye’de açıklanan hasta sayısının yüzde 65’i hastaneye yatmak durumunda olan hastalar. Oysa Dünya genelinde COVİD 19 pozitif hastaların sadece yüzde 5 ila 10’u arası hastaneye yatmak zorunda kalıyor” dedi.

4Ağu/200

EĞİTİMLİ GENÇLİĞİN HALİ PÜR MELALİ – Ruhittin SÖNMEZ


ruhittin sEĞİTİMLİ GENÇLİĞİN HALİ PÜR MELALİ – Ruhittin SÖNMEZ

Eğitimli gençlikten” kastımız lise mezunu, üniversitede okuyan veya üniversite mezunu olmayı başarmış gençlerimiz.

Öncelikle üniversitede okuyan gençlerimize bakalım. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir sene kadar önce, “Almanya’da yükseköğrenimde okuyan öğrenci sayısının 3 milyon olduğunu” hatırlatmış, "Bizde 8 milyon. Almanya'nın nüfusu bizim nüfusumuzla hemen hemen aynı. Sayın Şansölye bunu öğrenince 'Ben bunu bilmiyordum' dedi” diye anlatmıştı.

Nüfusumuz içinde her 10 kişiden birinin üniversitede okuyor olması Türkiye için bir şans mı yoksa sıkıntı kaynağı mı?

Almanya ile gelişmişlik farkımızı göz önüne alıp, “acaba doğru mu yapıyoruz?” diye düşünmemiz gerekir. Onlar bizim üniversiteye yönlendirdiğimiz 5 milyon genci orta öğretimden iyi birer meslek bilgisiyle donatıp hayata hazırlıyor. Üniversitede okusa başarılı olamayacak gençlerini ara eleman veya meslek erbabı olarak yetiştiriyorlar.

Biz ise orta öğretimden mezun ettiklerimizi meslek sahibi veya ara eleman vasıflarında yetiştirmekte zorlanıyoruz. Meslek Liseleri içinde en imtiyazlısı olan İmam Hatiplerde okuyanlar da, mesleklerini yapmak için değil, üniversiteye girmek niyetiyle okuyorlar. Ancak Üniversiteye Giriş Sınavlarında en başarısız orta öğretim kurumları da İmam Hatip Liseleri. Orta Öğretimde Din Öğretimi Genel Müdürlüğüne bağlı 5.138 okulumuz varken, Sosyal Bilimler, Anadolu ve Fen Liselerimiz toplamı 3.071 adet.

Üniversiteye gönderdiklerimiz gençlerimize de dünya ortalamasının çok altında bir seviyede eğitim veriyoruz.

31Tem/200

BAYRAM SEVİNCİ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sBAYRAM SEVİNCİ - Ruhittin SÖNMEZ

Rahmetli Barış Manço’nun “Bugün bayram erken kalkın çocuklar / Giyelim en güzel giysileri / Elimizde taze kır çiçekleri / Üzmeyelim bugün annemizi” diye bir şarkısı vardı.

Toplumun tamamını kuşatan bir bayram sevincinin izlerini taşıyordu. Fakat kaybettiklerimizle bu bayramı paylaşamamanın hüznünü de yaşatan bir şarkıydı bu.

Bugün Kurban Bayramı. Toplumun tamamını kuşatan bir bayram sevinci yaşayabiliyor muyuz?

Yoksa içimizde geçmişe olan özlemin sızısıyla ve geleceğe dair titrek bir mum alevi gibi kalan umutlarımızla baş başa mı kaldık?

Bilmem kaç bayramdır kutlama mesajı yerine, “bayram olsun bayramlarımız” temennisini paylaşıyorum.

17Tem/200

15 TEMMUZ’DAN DERS ÇIKARDIK MI? – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s15 TEMMUZ’DAN DERS ÇIKARDIK MI? – Ruhittin SÖNMEZ

“15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsüne” karşı kazanılan başarı her yıl bir bayram niteliğinde “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” adıyla kutlanıyor.

Darbelerin, ister başarılı olsun, isterse başarısız olsun, bayram gibi kutlanması bana garip geliyor. Bu yüzden 27 Mayıs’larda (1963-1982 arası) resmi zevatın kutladığı “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” törenlerini sevmedim. 12 Eylülün bayram ilan edilmemesini çok isabetli buldum.

Bayramlar bütün toplumun sevinç ve mutluluk duyması gereken zamanlardır diye düşünüyorum.

15 Temmuza getiren süreci ve darbe teşebbüsünü çok utanç verici buluyorum. 15 Temmuz gecesi örgüt etkisine girmemiş güvenlik güçlerimizin refleksi ile gurur duyuyorum. Ama TBMM’nin ve askeri birliklerimizin bombalanması, düşmana karşı kullanılması gereken silahların milletimize doğrultulması ve kayıplarımız acı verici.

FETÖ organizasyonun yönetim kademesini, ABD istihbarat örgütünün maşası olarak değerlendiriyorum. CIA, içimizden devşirdiği kişilerle oluşturduğu, bu örgütü ülkemiz içinde ve dışında yürüttüğü bazı operasyonlar için kullandı.

CIA bu örgütün yargıdaki kolu vasıtasıyla TSK’nın en başarılı subaylarını tasfiye etti. Devletin en mahrem bilgilerini ele geçirdi.

Bütün bunlara engel olamayan yöneticiler ve siyasetçiler, 15 Temmuz’larda, şatafatlı törenlerle beceriksizliklerini örtüyor.

Biliyorum ki, FETÖ/PDY örgütü dünya istihbarat tarihinde benzeri bulunmayan bir organizasyondu. “Devletin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş”; yargı, TSK, emniyet dâhil bütün kritik kurumların etkin kadrolarını işgal etmişti. TSK generallerinin yarısından fazlası FETÖ’cü çıktı. Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının yaverlerinin bile örgüt mensubu olduğu anlaşıldı.

FETÖ/PDY ile farklı yollardan da olsa, “aynı menzile gittiğini” düşünen iktidarın her alanda desteğini almıştı. Bir paralel devlet yapılanması adeta devleti yönetir olmuştu. Böyle bir noktaya gelmişken ne olduysa oldu, işbirliği sona erdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın örgütle mücadele etmeye başlaması işi darbe teşebbüsüne kadar getirdi.

Darbe başarılı olsaydı ülkemiz için tam bir felaket olacaktı. Bereket orduda kalan her rütbeden vatansever askerler, örgüte tabi olmayan emniyet mensupları ve halkımızın desteği ile bu felaket önlendi.

Böyle acıların yaşandığı bir gün “bayram etmek” için vesile olmamalı. Benzeri bir ihanet olmaması için ibret almak, buradan ders çıkarmak için değerlendirilmeli idi.

9Haz/200

BU PİK BAŞKA PEAK – Ruhittin SÖNMEZ

BU PİK BAŞKA PEAK - Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sBilim adamları Mart ayından bu yana koronavirüs salgınının pik (İngilizce yazılışı peak) yaptığı yani zirveye ulaşma zamanını ve akabinde olacakları tartıştılar.

Haziran ayında ise bambaşka bir Peak gündeme oturdu. Bu Peak 2010 yılında bir grup Türk gencinin kurduğu, Avrupa’dan iki yatırım fonunun da desteğini alarak büyüttüğü bir sanal oyun yazılım şirketi.

Peak şirketi geçtiğimiz hafta 1,8 milyar dolara (12,3 milyar TL’ye) ABD merkezli oyun şirketi  Zynga’ya satıldı.

Sadece 10 sene içinde ve sadece 100 çalışanı olan bir şirketin 1,8 milyar dolar gibi bir değere ulaşması “yeni ekonominin” farkını gösteriyor. Yeni ekonominin değer anlayışı ve büyüme hızlarının eski ölçülerle kıyaslanması mümkün değil.

Yazılım üretiminde sadece bilgisayarlar ve onları kullanmasını bilen yaratıcı beyinlerden oluşan bir sermaye söz konusu. Üretilen ürünlerin bir fabrikası yok, hacmi ve ağırlığı yok.

Yıllardır “ihraç ürünlerimizin kilogram fiyatı çok düşük” diye yakınıyoruz. İhracatta kg başına 1,35 dolar gibi bir gelir elde ediyoruz. İhraç ettiği ürünlerden kg başına 2,54 dolar gelir elde eden G. Kore’yi ve ABD’yi, 3,7 dolar kazanan Almanya’yı ve 4,0 dolar gelir sağlayan Japonya’yı imrenerek izliyoruz.

Bu yüzden mesela Prof. Dr. Kerem Alkin “Türkiye Ekonomisinin odaklanacağı nokta, imalat sanayinin itici güç olmayı sürdürmesidir ve tarıma, imalat sanayine ve hizmetler sektörüne 'ihracat' perspektifi kazandırmaktır. 2023'de '2 dolar' katma değer, 2030'da ise '3 dolar' katma değer, 'dış ticaret fazlası veren Türkiye' hedefine de ulaşmamız anlamına gelecek” diyordu.

Elbette tarım, imalat sanayi ve hizmetler sektörü istikrar ve istikbal için çok önemli.

Ancak ağırlığı sıfır kg tutan ürünler üreten bir şirketimizin 1,8 milyar dolar etmesi müthiş bir şey değil mi?

Bu tür şirket satışlarımız ilk de değil. Ancak fiyatı 1 milyar doları aşan ilk teknoloji şirketimiz Peak.

2015 yılında Yemeksepeti Alman Delivery Hero’ya 589 milyon dolara satılmıştı. Trendyol için Çinli e-ticaret devi Alibaba 728 milyon dolar ödemişti. Peak için biçilen 1,8 milyar dolarlık değer bu satın almaların tutarını katladı.

9May/200

AHLAK POLİSLERİ İLE DÜŞÜNCE POLİSLERİ GÖREVDE – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sAHLAK POLİSLERİ İLE DÜŞÜNCE POLİSLERİ GÖREVDE – Ruhittin SÖNMEZ

İran’da gördüğüm “Ahlak Polisi” uygulaması ve George Orwell’in 1984 romanında okuduğum “Düşünce Polisi” kavramları bana hep çok ürkütücü gelmiştir.

Modern hukuklarda inanç ve ifade özgürlüğü kavramları, ürkütücü Ahlak Polisi ve Düşünce Polisi uygulamalarının ilacı gibi görünür.

İnanç özgürlüğü “herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahip olması” şeklinde tanımlanır. Herhangi bir dini inanca, felsefi görüşe inanma, inandığını açıklama ve yaşama özgürlüğünü de kapsar.

"Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir" şeklinde özetlenen düşünce ve ifade özgürlüğünün kapsamına da “düşünce ve düşündüğünü ifade etme, açıklama ve yayma özgürlüğü” dâhildir.

Bu kavramların Anayasalara yazılmış olması vatandaşlar için ciddi bir teminat gibi görülse de pratikte bazen bu güvence işe yaramıyor.

İnanç, düşünce ve ifade özgürlüğü kavramlarının en kuvvetli bir şekilde Anayasasında güvence altına alındığı ülkelerden biri Türkiye’dir.

Fakat Türkiye’de virüs salgını ve ekonomik krizin at başı koşturduğu ortamda tartışılan konulara bakınız:

Birileri önce insanların cinsel tercihleri konusunda kopardıkları fırtına ile “ahlak polisi” rolüne soyundular.

Akabinde muhalefet temsilcilerinin “iktidarın düşeceği, kendilerinin iktidar olacağı ve bunun gerçekleşmesi halinde yapacaklarına” dair sözlerinden “darbe” anlamı çıkarak “düşünce polisi” rolünü oynadılar. Sözlerin sahipleri “hayır öyle kastetmedim” diye açıklama yapsalar da “darbe demek istedin” diye linç kampanyası yaptılar.

Üstelik de bunları yapanlar iktidarlarını “başörtüsü özgürlüğü” kampanyalarına borçlu olanlardı.

4May/200

SURİYELİLER VİRÜSE ÇOK MU DAYANIKLI? – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sSURİYELİLER VİRÜSE ÇOK MU DAYANIKLI? – Ruhittin SÖNMEZ

Türkiye’deki Suriyeliler ve Suriye’deki Suriyeliler dünyada virüs salgınına en dayanıklı yani bağışıklık sistemleri en güçlü insanlar olmalı.

Bugüne kadar virüs salgını sebebiyle dünyada 3,5 milyon kişi Covid-19 pozitif çıkarak hastalanmış ve 245 bin kişi hayatını kaybetmiş. Türkiye’de 126 bin vaka, 3.397 ölüm gerçekleşmiş. Fakat Suriye’de vaka sayısı sadece 44, ölüm sayısı ise 3’ten ibaret.

Belki bundan daha ilginç olanı Türkiye’de geçici koruma altında olan ve kayıtdışı olarak ülkemizde yaşayan Suriyelilerin sayısı 6 milyon civarında. Bunların içinde bildirilen Covid-19 vaka sayısı ve ölüm sayısı ise sıfır. Oysaki yurtdışında 6 milyon Türk yaşıyor, koronadan kaybımız 360 kişi.

Bu durumda iki ihtimal var: İlki Suriyelilerin bu hastalığa karşı güçlü ve doğal bir bağışıklık sistemi olabilir. Böyleyse aşı ve ilaç geliştirmek isteyenlerin Suriyelilerin antikorlarını incelemesi çok yararlı olacaktır.

İkinci ve mantıklı ihtimal ise verilen bu veriler gerçeği yansıtmamaktadır. Tamamen test, hasta kayıt sistemi veya yönetim tarzının eseridir. Yani gerçekte Suriyelilerde de vaka ve ölüm oranı en az dünya ortalaması kadar olduğu halde, hastalık tespit edilemediğinden veya gizlendiğinden bu sonuç çıkmaktadır.

2May/200

DİYANET DE, BARO DA ELEŞTİRİLEBİLİR – Ruhittin SÖNMEZ


DİYANET DE, BARO DA ELEŞTİRİLEBİLİR - Ruhittin SÖNMEZ

Gerçek gündem bunaltıcı. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın hutbesi ve buna tepki gösteren Ankara Barosu’nun bildirisi imdada yetişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet gündemi değiştirme fırsatı yakaladı.

20Nis/200

VİRÜS, AŞI VE İLAÇ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sVİRÜS, AŞI VE İLAÇ - Ruhittin SÖNMEZ

Covid-19 denilen yeni koronavirüsün yarattığı salgının Çin tarafından Dünya Sağlık Örgütüne (DSÖ) bildirildiği 31 Aralık 2019’dan bu yana yaklaşık 3,5 ay geçti. Virüse karşı bir aşı veya kesin etkili bir ilaç bulunamadı.

Aşı veya ilaç geliştirilme süresinin ne olacağı hakkında tahmin yapabilmek için virüsün laboratuvarda üretilip üretilmediğini bilmek gerekiyor.

Covid-19 virüsünün laboratuvarda üretildiği, hatta 2003 yılında patentinin alındığı iddiaları var. Sosyal medyada yer alan bilgilerin ana kaynaklarına ulaşamadığımız için bu iddia doğru mudur bilmemiz mümkün değil.

Patente dair paylaşılan bilgiler doğruysa zaten virüs laboratuvarda üretilmiştir. Çünkü “şirketler doğal bakteri ve virüslerin patentini alamazlar.”

2011’de çekilmiş Contagion (Salgın) isimli filmde Koronavirüs salgınının konu edilmiş olması ve adeta günümüzün olaylarının anlatılıyor olması ilginç bulundu. 2018 yılında çekilen 'Venom' filmindeki bir sahne özellikle çok tartışılıyor.

Bu tür bir küresel salgının (pandeminin) olabileceğine dair Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) bir yıl önce ülkelere uyarıda bulunduğu biliniyor. Nitekim Türkiye’de de 12 Nisan 2019’da küresel grip salgını (pandemi) konulu Cumhurbaşkanlığı Genelgesinin yayınlandığı, genelge ile belli kurumların görevlendirildiği ve Sağlık Bakanlığı’nın kapsamlı bir rapor hazırladığı açıklandı.

DSÖ’nün bildirdiği salgın senaryosunun yapay virüsün kontrol dışı yayılmakta olduğuna dair bir bilgiye mi dayandığı yoksa doğal bir virüs mutasyonu olacağına dair bilimsel bir öngörü mü olduğunu bilemiyoruz.

Ben dünya ticaret hacmini ciddi şekilde düşürecek bir virüs salgınını ABD’nin de, Çin’in de başka ülkelerin de isteyeceğini sanmıyorum. Fakat Başkan Donald Trump’ın ve İngiltere Başbakanı Boris Johnson’un DSÖ’nün uyarılarına rağmen başlangıçta olayı hafife alması ve tedbir almakta gecikmesi bana çok ilginç geliyor.

Bu olay dünya dengelerini değiştirecek bir biyolojik silah denemesi ise, bu ikilinin ilgisi ve bilgisi olmadan bu mümkün olamazdı. (Uluslararası şirketler veya ABD derin devleti olabilir mi? Zayıf ihtimal.) Trump ve Johnson beklemedikleri bir olayla karşılaşmış gibiler ve ülkelerinde sıkı tedbirler almaya başladılar. Hatta Johnson virüsten hastalandı.