Ahsen Okyar Söylenmek yerine söylemek lazım… Şikayet edeceğine sen de alternatifini oluştur.

ahsen okyar
31Mar/200

GERÇEKLER NEDEN KABUL EDİLMEZ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

GERÇEKLER NEDEN KABUL EDİLMEZ – Ruhittin SÖNMEZ

Covid-19 hastalığının yayılması sürecinde yapılan bazı hataları yazınca iktidar yanlısı bazı kişiler fena bozulmuş. Sosyal medyada “Böyle bir zamanda muhalefet yapıyorsun” diye bana ve diğer eleştirenlere ayar vermeye çalışıyorlar.

Esasen bu tepkileri anlayışla karşılıyorum. Çünkü insan psikolojisine dair okuduklarım bu tepkilerin altında başka sebeplerin olduğunu bana öğretti.

Daha önce de yazmıştım. “Emret Bakanım” adlı, 80’li yılların efsane bir TV dizisi vardı. Bu dizinin bölümlerinden birinde Bakan ile Müsteşar arasında şöyle bir konuşma geçiyordu:

Bakan: Demokraside vatandaşın bunu bilme hakkı var!

Müsteşar: Hayır, Sayın Bakanım. Bilmeme hakkı var. Bilmek sadece suça ortaklık duygusu verir onlara. Bilmemenin bir saygınlığı var.”

Anlaşılan dünyanın her yerinde insanlar kendi seçtikleri kişilerin / partilerin yaptıkları yanlış işler sonucu yaşadıkları kötü sonuçları duymak istemiyor.

Çünkü “suça ortaklık duygusu” içlerini kemiriyor.

24Mar/200

BAŞARILIYIZ DEMEK İÇİN ÇOK ERKEN – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sBAŞARILIYIZ DEMEK İÇİN ÇOK ERKEN - Ruhittin SÖNMEZ

Koronavirüs (Kovid-19) salgını ile mücadelede başarılı veya başarısız olduğumuzu söylemek için çok erken. Çünkü henüz sürecin başındayız.

İlk vakanın Türkiye’de görüldüğü (daha doğrusu tespit edildiği) tarihin Çin, İran, Kore, Japonya, Singapur ile İtalya, İspanya, Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinden daha sonra olması önemliydi. Bu bize ciddi bir zaman kazandırdığı gibi o ülkelerin tecrübelerinden faydalanma imkânı da verdi.

Böyle olunca ülkemizde alınan tedbirlerin çok başarılı olduğu gibi bir algı oluştu. Acaba gerçek tam olarak böyle mi?

Devletlerin bu alandaki başarısının en önemli ölçüsü Kovid-19’un öldürme oranı. Vaka sayısı da önemli ama bu yapılan test sayısına göre değiştiği için gerçek bir mukayese sağlamıyor.

Şu ana kadar salgının başlangıç ülkesi olan Çin’de Kovid-19’dan ölüm oranı yüzde 4,2 iken, İtalya’da halen yüzde 9, İran’da yüzde 7,5 oldu.

İran’daki ölüm oranının yüksekliğinde ABD ambargosunun, İtalya’da ise nüfusun çok yaşlı olmasının tesiri büyüktür. Ama her iki ülke de başlangıçta salgını çok ciddiye almadıkları gibi süreci de iyi yönetemediler. Yanlış ve eksik kararlarla hastalığın tüm ülkeye yayılmasına sebep oldular.

20Mar/200

BAŞKANIN ADAMLARI NELER YAPABİLİR? – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sBAŞKANIN ADAMLARI NELER YAPABİLİR? – Ruhittin SÖNMEZ

Bir bilim kurgu romanının içinde yaşıyor gibiyiz. Covid-19 adı verilen bir virüs türü bütün dünyalıların hayatını değiştirdi. Oysaki bu elle tutulur, gözle görülür olmayan yaratıkla ilgili pek bir şey bilmiyoruz.

Virüsün etkisine dair duyduklarımız da hep belli kaynaklardan çıkan bilgilerin yayılmasıyla bize ulaşıyor.

İnsanlar bu bilgilerin bir kısmına güvenip inanırken, bazılarını güvenilir bulmadığı için inanmıyor.

Koronavirüs (Covid-19) salgınının gerçek olduğunu ve çok ciddi sonuçları olduğunu görüyoruz, biliyoruz.

Salgının sadece sağlık sorunları, kitlesel ölümler yanında ekonomik etkilerinin de ölümcül
olabileceği anlaşılıyor.

Ben günlerdir medyada her yönüyle tartışılan bu konuları değil, başka bir hususu düşünmeden duramıyorum.

Hastalık salgını, biyolojik saldırı ve başka konularda kamu otoritelerinin manipülasyon yapması halinde ne gibi sonuçları olabileceğini düşündükçe aklıma “Başkanın Adamları” isimli 1997 yapımı film geliyor.

17Mar/200

İYİ YÖNETİLEN KRİZ FIRSATLAR YARATIR – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sİYİ YÖNETİLEN KRİZ FIRSATLAR YARATIR – Ruhittin SÖNMEZ

Küresel Koronavirüs Salgını ciddi bir kriz. Bizden daha gelişmiş ve zengin ülkelerde bile ciddi zararlara yol açıyor.

Bu kriz iyi yönetilmezse bedeli çok ağır olur. İyi yönetilirse ve her boyutu ile ilgili doğru tedbirler alınırsa, küresel rekabette avantajlar sağlanması söz konusu olur.

Salgının etkilediği vatandaş sayımızın resmi rakamdan fazla olduğuna dair iddialar var. Fakat aksini ispatlayan bilimsel bir veri ortaya konulamadı.

Vatandaşlarımızın devlet kurumlarına olan genel güvensizliğinin haklı ve makul gerekçeleri olsa da bu defa durum farklı gibi. Bu krizde siyasi sorumlu bulunan Sağlık Bakanlığı’nın bir Bilim Kurulu oluşturması bu güvensizliği azalttı.

Çünkü bu Bilim Kurulu sadece iktidar yanlısı kişilerin değil, siyaseten muhalif tavırlı tıp uzmanlarının da ehliyetli, liyakatli kabul ettiği tıp profesörlerinden oluşuyor. Ve krizin yönetim merkezi olarak görev yapıyor.

Türkiye’de tıp bilimi diğer bilim dallarından daha fazla gelişmiştir. Doktorlarımız dünyadaki meslektaşları ile mukayese edildiğinde övünülecek bir seviyededir. Yeter ki, bu alanda yetişmiş bilim adamlarına yetki verilsin, siyasetçiler oy kaygısıyla güven aşındıran beyanlarda bulunmasın. Bu krizi en az zararla atlatabilecek yetişmiş insanımız ve tıbbi altyapımız vardır.

Şu ana kadar alınan tedbirlerin biraz gecikmeli olsa da doğru olduğu tıp uzmanları tarafından kabul ediliyor.

10Mar/200

MANEVİ GÜCÜMÜZ VE BİYOSFER – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sMANEVİ GÜCÜMÜZ VE BİYOSFER – Ruhittin SÖNMEZ

Arslan Bulut yaygın medyadaki az sayıdaki gerçek gazetecilerden biridir. Muhtelif vesilelerle özel sohbetler de yapma imkânı bulduğumuz bu arkadaşımızı hafta sonu Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda verdiği konferansında dinledik.

Ben en çok konferans sırasında bahsi geçen Gumilev’in teorisine takıldım.

Arslan Bulut’u karamsar bir ruh halinden kurtaran, O’na umut veren en önemli konunun Gumilev adlı ünlü yazarın bir kuramı (teorisi) olduğunu algıladım. Gumilev babası Rus, annesi Kırım Tatar Türk’ü olan bir bilim adamı.

“Halkların şekillenişi, yükselişi ve düşüşü kuramı” olan “etnogenez kuramının” kurucusu L. N. Gumilev’e göre milletlerin ruhu, esas olarak, coğrafyaya, toprağa, iklime, atmosfere, kısacası biyosfere bağlıdır...

Gumilev bu kuramda, etnogenez sürecinin tüm zamanlar ve tüm mekânlar için evrensel bir yasasını ortaya koymaktadır.

Burada Gumilev (kuramın adını verirken kullandığımız halklar kelimesi yerine) etnos kavramını kullanıyor. Etnos bir dil birliği değildir. Sosyal bir olay da değildir. Irk birliği, ideoloji ve kültür birliği de değildir.

Etnos, ortak içyapıya ve kendine özgü davranış kalıplarına sahip bireyler topluğu olarak tanımlanıyor.

Gumilev, etnosların yükselişini ve çöküşünü biyosferdeki değişimlere bağlıyor, enerji direniş seviyesini koruyabilen etnosların, varlıklarını sürdürebileceklerini belirtiyor.

Arslan Bulut’un önceki yıllarda yazdığı yazılarda da bu kurama dair notlar buldum. O’na bu kuramın nasıl umut verdiğini şu cümlelerinden anlaşılıyor:

“Türk Milleti’nin manevi gücü, ABD’nin veya AB’nin plânları ile bitmez. Bu güç, sadece genetik yapıdan değil, Gumilev’in belirttiği gibi biyosferden doğar. Biyosfer, hava, su, üzerinde yaşadığımız toprağı dolayısıyla vücudumuzu meydana getiren elementler ve iklim gibi doğal ortama denir. Bu ortamı insanlar oluşturmuyor. Milletlerin varlığı manevi güçlerine, manevi güçleri de biyosfere bağlıdır. Dolayısıyla milletlerin kaderini, biyosferi yaratan Tanrı belirler.”

“Bu bakımdan olumsuz şartlar karşısında Türk Milleti’nin moralini bozmasına hiç lüzum yoktur.
Evet, çürüyen dokular vardır. Fakat çürükler, kendi kendini imha etmekle birlikte, aynı dokuların yerlerini taze hücreler almakta, milletin genlerinde mevcut bulunan güç, nesilden nesile daha etkin bir oranda ve daha belirgin bir şekilde meydana çıkmaktadır.”

“Türk Milleti’ne Tanrı tarafından verilen bu görev bitmemiştir ve dünya durdukça bitmeyecektir. Dolayısıyla ilham ve kudretini Anadolu’dan, Trakya’dan, Türk Dünyası’ndan değil, Washington’dan, Brüksel’den alanlar kaybetmeye mahkûmdur.”

Özetlersek, Anadolu coğrafyasının bize verdikleri sadece bereketli topraklar, 4 mevsimin yaşandığı iklimi, stratejik konumu, doğu ile batıyı birleştiren köprü olması değilmiş. Bunların yanında bizi kuşatarak genlerimizi etkileyen, manevi güçlerimizi belirleyen biyosferi imiş.

6Mar/200

BATI’NIN SAVAŞ AHLAKI – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sBATI’NIN SAVAŞ AHLAKI – Ruhittin SÖNMEZ

ABD’nin 26. Başkanı Theodore Roosevelt (1901-1909) Amerikalılar tarafından en sevilen ABD başkanlarından biridir. Roosevelt Başkan olmadan 5 sene önce yazdığı kitabında, Kızılderili Soykırımının haklılığını savunmak için kurduğu şu cümleler Batı’nın savaş ahlakını yansıtır:

“Bu büyük kıta, sefil vahşilerin avlakları olsun diye bırakılamazdı. Savaşların en erdemlisi vahşilerle yapılan savaştır.”

ABD’nin 26. Başkanı’na göre, beyaz ve tercihen Germen kökenli halklardan oluşan “Medeniyet cephesi” ile “en aşağılık kovboydan bile ahlaksız” olan Kızılderililerin oluşturduğu “vahşet cephesi” arasındaki ırksal mücadele kaçınılmaz bir olaydır.

Roosevelt’in biz Türklere bakışı da çirkindir: “Müslümanların Hıristiyanlar karşısındaki zaferlerinin her zaman belayla sonuçlandığı görüldü. Türklerin zaferlerinden mutlak kötülükten başka bir şey çıkmadı.”

Roosevelt “Medeni Cepheyi” oluşturanların Kızılderililer, Rus ve Tatar, Yeni Zelandalılar gibi topluluklara yaptıkları şeyler korkunç olsa bile sonuçta “muazzam bir medeniyetin temelini attıklarını” söyleyerek, bu kötülüklerini meşrulaştırıyor.

“’Kızılderili’nin iyisi, ölü olanıdır’ diyecek kadar ileri gitmiyorum ama on tanesinden dokuzu için de bunun böyle olduğunu biliyorum. ‘İyi’ olan onuncu Kızılderili’nin akıbeti de umurumda olmaz” diyebilen bir adam bu.

Roosevelt’in bu sözleri bugün de ABD’nin ve kendilerini “medeniyet cephesi” görenlerin dünya görüşünü yansıtıyor. Onlar hala dünyanın bütün petrol, gaz, maden gibi kaynakları ile su, toprak, denizlerini kendilerinin doğal hakkı olarak görürler.

Amerika’da bu yüzden Ortadoğu, Afganistan, Libya gibi yerlerde savaşan askerlerini temsil eden oyuncaklar yapılır, filmlerde özel karakterler yaratılır. Onları “ülkemizin başka ülkelerdeki petrol çıkarlarını koruyan kahramanlar” diye tanıtır ve sevdirirler.

26Şub/200

KUŞ BAKIŞIYLA SURİYE OLAYLARI – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sKUŞ BAKIŞIYLA SURİYE OLAYLARI – Ruhittin SÖNMEZ

· Irak ve Suriye’de süper güçlerin müdahalesinin bahanesi ne idi?

IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) terör örgütü denilen, dünyanın çeşitli yerlerinden getirilen derleme bir terör örgütünü yok etmekti.

“Bu örgüte karşı mücadele eden” devletlerin başını güya ABD çekiyordu. Oysaki ABD’nin izni olmadan bu organizasyonun yapılması ve neredeyse Irak ve Suriye’nin yarısında hâkimiyet sağlaması mümkün değildi.

Sonunda Trump, "IŞİD'i, Obama ve Hillary Clinton kurdu" demese IŞİD’i ABD’nin kurdurduğu ve yönlendirdiğine inandırmak kolay olmuyordu.

· ABD’nin bahanesi IŞİD idi ama esas hedef (BOP kapsamında) Ortadoğu’da sınırların ve yönetimlerin yeniden düzenlenmesi idi.

· Vekâlet savaşları denilen yeni modelin uygulandığı Suriye’de olaylar o kadar karıştı ki… Kimin eli kimin cebinde çoğu zaman anlaşılamadı.

Türkiye bazen ABD ile birlikte hareket etmeye çalıştı, bazen Rusya/İran/Suriye kanadına yakınlaştı. S-400 olayında ABD ile ipleri kopardık. Şimdi yeniden Rusya ve Suriye ile savaşın eşiğine geldik, ABD ile flörte başladık.

21Şub/200

BÜYÜK DAVALAR VE KÜÇÜK MESELELERİ DERT EDİNMEK – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sBÜYÜK DAVALAR VE KÜÇÜK MESELELERİ DERT EDİNMEK – Ruhittin SÖNMEZ

Tarihte iz bırakmış, kitlelerin gönlünde yer etmiş, uzun yıllar saygı ve sevgi ile anılan büyük insanların hep bir davaları, bir dertleri oldu.

Kur’an-ı Kerim’de adı geçen bütün peygamberlerin, ülkelerinin bağımsızlık mücadelesine önderlik etmiş liderlerin dertleri vardı.

Sadece bunların değil, çevresinde suç işlemeye yönelmiş kişilerin ıslahını, mahallesinde fakir ve aç insanları doyurmayı veya yoksul ailelerin çocuklarının eğitimini kendisine dert edinmiş yüksek ahlaklı kişilerin de vicdanlarda bıraktığı izler derindir.

Kendisini Türkiye’nin yeşil alanlarının çoğalıp gelişmesine adayan “Toprak Dede” Hayrettin Karaca’nın da, cüzzamla savaşa adayan Prof. Dr. Türkan Saylan’ın da, Türk Dünyasına gönül köprüleri kurmaya çalışan Prof. Dr. Turan Yazgan’ın da bir derdi vardı.

Önceki yazımda anlattığım İlahiyatçı Osman Egin “Kur’an’dan sapmalarımızı din görevlilerinin ve dindarların bir derdi olmamasına” bağlıyor.

Kendisi de Diyanet mensubu bir din görevlisi olan Osman Hoca özeleştiri yapıyor: “Karşıdan bize yani dini anlatanlara bakanlar bizim dertli olmadığımızı, zevk u safa içinde olduğumuzu görüyorlar. Sohbet bittikten sonra nerelere gittiğimizi görüyorlar. O zaman kitle ile bağlantımız kopmuş oluyor.”

Osman Egin TV programında o kadar güzel şeyler söyledi ki, O’nun sözlerini temel alarak aşağıdaki meseleleri de yazmadan edemedim.

18Şub/200

BÜTÜN HOCALAR BÖYLE OLSA… / Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sBÜTÜN HOCALAR BÖYLE OLSA… / Ruhittin SÖNMEZ

Bazen çorak bir arazide, hiç ummadığınız bir anda, göz alıcı bir çiçek görüverirseniz ve içiniz tatlı bir sevinçle dolar ya.

Ben de “saçının bir teli göründü diye Müslüman kadınları Cehenneme gönderen, Kur’an kursuna bir tuğla koyanı da Cennette köşkle müjdeleyen” din adamlarının arasında İslam’ın özünü / ruhunu anlatan bir hoca/bilim adamı gördüğümde böyle oluyorum. (Belki ismimin “dinin ruhu” anlamına gelmesinin de bir tesiri vardır.)

“Allah’ın bize gönderdiği din ile bizim yaşadığımız din arasında yüzde bir bile bağlantı yok! / Allah Resulünün bize anlattığı, yaşadığı ve bize teklif ettiği din ile bizim yaşadığımız din arasında yüzde bir bile bağlantı yok!”

Bu acı hakikati söyleyebilen Hoca’nın Diyanet mensupları tarafından “dinden sapmışlardan” sayılacağından endişe edebilirsiniz. Fakat bu sözlerin sahibi de Diyanet camiasından. Osman Egin DİB’na bağlı bir eğitim merkezinin (HAGEM) müdürü. Bu ve aşağıda not aldığım sözleri ifade ettiği yer ise Habertürk’te Veyis Ateş’in sunduğu “Büyük Sorular” programı.

Osman Egin’i ilk defa dinledim. İslami bilimlere vakıf olduğu hemen anlaşılan ve meselelerin özünü akıcı, zarif ve naif bir üslupla anlatabilen bir hoca.

Canlı yayında tamamını izleyemediğim için, youtube’dan tamamını yeniden izledim. Ve “keşke bütün hocalar böyle olsa” dedim.

Osman Egin özeleştiriden hiç sakınmayan biri. Diyanetin müftü ve hocalarını da dahil ederek, özellikle “dini anlatarak maişetini temin edenlerin” ve “dindarların” sorumluluğunu vurguladı.

“Din adamlarının ve dindarların dini temsil etme noktasında ciddi problemleri var.”

“Oysaki Hazreti Peygamber dini tebliğ ederken eyleminin sesi söyleminden çok çıktı. Bizim söylemlerimiz var, boğazımızdan aşağı geçmeyen.”

“Diyanet mensupları kendileri model insan olabilmeli.”

“Biz İslam’ı yaşamadığımız gibi, söylemlerimize bile yansıtamıyoruz” dedi.

16Şub/200

İKTİDARLAR VE MEDYA – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s
İKTİDARLAR VE MEDYA - Ruhittin SÖNMEZ

“Trump- medya savaşının zayiatı: Gerçek ve güven” başlıklı bir makale okudum. Makale Trump’ın başkanlık kampanyasının başlangıcından beri medyaya karşı başlattığı açık savaşın son durumunu değerlendiriyordu.

Trump’ın hedef aldığı kuruluşlar arasında The New York Times, The Washington Post ve CNN gibi ABD’nin köklü medya kuruluşları vardı. Trump bu medyada çıkan haberleri, “sahte, iğrenç haberler”  ve bu haberleri yazan gazetecileri ise “korkunç insanlar” olarak nitelendiriyordu.

Buna karşılık mesela Washington Post gazetesi Trump'ın 558 günlük görev süresi boyunca 4 bin 229 yanlış bilgi verdiğini ve bunun günde 7,6 iddiaya tekabül ettiğini öne sürdü.

Trump basın kuruluşlarını "yalan haber" yapmak ve “demokrasiye zarar vermekle” suçlamasına devam etti. Fakat bugüne kadar karşısına aldığı basının yanlış haberler yapıldığına dair tek bir delil sunamadı.

Trump'ın, gazetecileri "Amerikan halkının düşmanları" olarak hedef göstermesine karşı başını Boston Globe’un çektiği 350 gazete, ‘Halk düşmanı değiliz’ sloganıyla kampanya başlattı.

Trump  basın toplantısı için muhalif gazeteleri dışlayarak kendisine yakın gazetecileri çağırdı. Bu davete ABD’de hiçbir gazeteci katılmadı.

ABD’de bağımsız medya ve devlet içindeki mekanizmalar çok güçlü. Trump bütün sıra dışı ve devlet geleneklerine aykırı davranışlarının karşısında bu kurumların sessiz direnişi ile karşılaşıyor.

Trump ile medya arasındaki çatışmanın tarafları yıprattığı aşikâr. Donald Trump taraftarlarının medyaya güveni azalırken, Trump’ın yalanlarına dair haberlerin yer aldığı medyanın takipçileri de ABD Başkanına iyice güvenmez oldu.

Bu durumu ifade eden cümle ilginç: Truth (Gerçek) ve Trump Arasında Kaybolup Giden Trust (Güven).

Bizde durum aynı mı?

Güvenin kaybolup gitmesi yönünden benzerlik var. Fakat bizde bağımsız medya ve kurumlar güçlü değil.

Türkiye’de gerçek haber ve bilgi verebilen medya o kadar az ki. Toplumsal vicdanda ne medyaya,  ne de Cumhurbaşkanına güven kalmadı.

İktidar, hala bağımsız veya muhalif kalabilen birkaç medya şirketini de kontrol altına alsa, güven daha da azalacak. Bunu görmemek için kör olmak lazım.

11Şub/200

TOPLUM AHLAKSIZSA – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sTOPLUM AHLAKSIZSA – Ruhittin SÖNMEZ

Uzmanlar Türkiye’de yaşanan depremlerde kayıp ve hasarların temel sebebinin yönetmeliklere aykırı olarak yapılan binalar olduğunu anlatırlar.

Bu öldüren binaların yapılmasında cehaletin payı var. Ama daha da fazla olarak ahlaksızlık, aşırı kazanma hırsı ve rüşvet, iltimas gibi toplumun çürümüşlüğünü yansıtan unsurlar etkili oluyor.

1999 depreminden sonra yüksek tahsilli mülk sahiplerinin bile ağır ve orta hasarlı binalarının hasar raporunu torpil ve rüşvetle hafif hasarlıya çevirttiklerini gördük. Hasarlı binalarını (sıva ve boya yaptırıp) öğrencilere, fakirlere kiralayan vicdansızları duyduk.

Deprem sonrası güçlendirme yapılan binalarda sağlıklı iyileştirmeler yapıldığına kimse inanmıyorlar.

Çünkü ne yapan teknik kişilerin, ne de yaptıran mülk sahiplerinin ahlakına güvenmiyorlar. İyi bir denetim mekanizması da olmadığı için böyle bir güvensizliği anlayabiliyoruz.

31Oca/200

ÖRFE DAYALI AYETLER, RİBA VE FAİZ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sÖRFE DAYALI AYETLER, RİBA VE FAİZ – Ruhittin SÖNMEZ

Günümüzde bir ayet hükmünün uygulanmaması gerektiğini söyleyen bir siyasetçi veya bilim adamı çıksa, kâfir ilan edilmekten kurtulamaz.

Öyle ya, mademki Yüce Yaratıcımız Kur’an’da emredici bir cümle ile bir buyruk vermişse biz Müslümanlara düşen o emri uygulamaktan ibarettir.

Fakat kaynaklarda gerek Hz. Peygamber döneminde ve gerekse ilk halifelerin farklı uygulamaların olduğu görülüyor.

“Kâbe yanındaki Hz. İbrahim’in ayak izi olarak bilinen yer ile ilgili ‘Makam-ı İbrahim’i namazgâh edinin’ (Bakara,125) ayeti nazil olmuştur. Kur’an’da emir sigasıyla verilen bu buyruğun Hz. Peygamber tarafından uygulanmaması ve hac farizaları arasına dâhil edilmemesi dikkatle düşünülmelidir.” (Prof. Dr. Mehmet Azimli)

Kur’an-ı Kerim’de, Müslüman erkeklerin Hıristiyan ve Yahudi kadınlarla evlenmesine izin verilmişti. (Maide, 6)

Fakat Hz. Ömer Müslüman erkeklerin Hıristiyan ve Yahudi kadınlarla evlenmesini yasakladı.

Taha Akyol bu uygulamayı “Tıpkı modern çağda Medeni Kanun’la ve Ceza Kanunu ile evlenme yaşlarının belirlenmesi ve çok eşliliğin yasaklanması gibi bir “devlet tasarrufu”ydu bu” diye değerlendiriyor ve şu bilgileri de veriyor:

“İkinci Meşrutiyet döneminde bu konular çok tartışılmış, o zamanki açık fikirli İslamcılar devletin yasama yetkisini savunmuşlardı.

Darülfünun’da fıkıh profesörü olan Mansuri-zade Sait Bey sosyal ihtiyaçları esas alarak ve aynı zamanda fıkıhla birlikte modern hukuktan gerekçeler getirerek “devletin yasama yetkisini” savunanların o devirde öncüsüdür.

Hatta o dönemde “örfe dayalı ayetler”in, örfte meydana gelen değişmeleri dikkate alarak yorumlanacağı bile yazılmış, çizilmişti.”

“Hz. Ömer, yine ‘şartlar değişti’ gerekçesiyle ganimet ayetini de uygulamadı.

Hz. Ömer’in gerekçesinin başka bir ayet ya da hadis değil, ‘değişen şartlar’ gibi tamamen ‘dünyevi’ bir olgu olmasına özellikle dikkat etmek gerekir.”

Günümüzde ise bırakın ayetlerde emir kipiyle bildirilen buyrukların yorumlanmasını, bir kısmının uydurma olduğu açık olan hadisler üzerine bile yorum yapanları ve “değişen şartlar” gibi gerekçe sunanları kâfir ilan ettiği bir atmosferde yaşıyoruz.

28Oca/200

BİR YIL LALE EKMEZSENİZ NELER OLUR? – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sBİR YIL LALE EKMEZSENİZ NELER OLUR? – Ruhittin SÖNMEZ

Elazığ’da yaşanan 6,8 büyüklüğündeki depremden sonra yer bilimleri alanındaki uzman bilim adamlarını yeniden hatırladık.

Prof. Dr. Naci Görür ve Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’un aylar öncesinden TV programlarında, Doğu Anadolu Fayı’nın deprem olan kısmını ismen belirterek uyarıda bulundukları anlaşıldı.

“Kendisi de Elazığlı olan Prof. Naci Görür, daha önce Elazığ için projeler hazırladıklarını ancak TÜBİTAK ve DPT tarafından reddedildiğini” üzüntüyle açıkladı.

Habertürk canlı yayınında, Jeoloji Profesörü Prof. Dr. Cem Yaltırak, muhtemel İstanbul depremine hazırlık bakımından tavsiyelerini belirtirken, “Bir projemiz var Gelibolu Yarımadası fayı üzerinde. Eften püften bir nedenden kabul edilmedi” dedi.

Cem Yaltırak'ın "Bu projenin maliyeti ne kadar?" şeklindeki soruya verdiği cevap, vicdanı olanlar için, çok ürpertici idi:

“İstanbul'a bir yıl lale ekmezseniz bütün yer bilimleri projelerini finanse edersiniz."

21Oca/200

TİYATRO SİYASETİ VE SİYASETİN TİYATROSU – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sTİYATRO SİYASETİ VE SİYASETİN TİYATROSU – Ruhittin SÖNMEZ

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun eşi Selvi Kılıçdaroğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun eşi Dilek İmamoğlu, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'ın eşiyle birlikte bir tiyatro izlediler. İzlenen oyun halen tutuklu olan Selahattin Demirtaş'ın yazdığı 'Devran' adlı kitabından sahneye uyarlanmıştı. Bu olay ve üç önemli siyasetçinin eşlerinin verdiği resim çok tartışıldı.

Olayı hukuki açıdan değerlendirdiğinizde bir sıkıntı görünmüyor.

HDP Eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş halen tutuklu olsa da kesinleşmiş cezası olmayan bir siyasetçi. Bu siyasetçinin partisi HDP halen TBMM’de grubu bulunan, devletten para yardımı alan, çok sayıda belediye başkanı olan bir parti.

Demirtaş bu partinin eşbaşkanı iken Cumhurbaşkanı adayı olmuş, seçimlere girmesinde sakınca bulunmamıştı.

Yine bu partinin önemli adamlarından Ahmet Türk hükümlü olarak hapiste iken MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin talebi ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın affı ile hapisten çıkarıldı. 31 Mart 2019 yerel seçimlerine girmesine izin verildi ve HDP’den Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. Daha sonra bu belediye ve başkaları kayyuma devredildi.

Ancak halen Ahmet Türk ve diğer belediye başkanları serbestçe siyaset yapmaya devam ediyor.

Hukuken sıkıntı olmasa da, “tiyatro izleme olayının” sıradan bir kültür faaliyeti kapsamında olmadığı ve verilen fotoğrafın siyasi mesaj içerdiği açık.

İşte bu aşamada tartışmaya katılan bütün siyasetçiler, birer tiyatro yazarı veya oyuncusu gibi davranıyorlar.

7Oca/200

KASIM SÜLEYMANİ’NİN ÖLDÜRÜLMESİ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sKASIM SÜLEYMANİ’NİN ÖLDÜRÜLMESİ – Ruhittin SÖNMEZ

Kasım Süleymani çoğu yorumcuya göre İran’ın ikinci adamı sayılıyordu. Süleymani ve İran’ın Irak'ta oluşturduğu Haşdi Şabi örgütünün ikinci adamı ABD füze saldırısı ile öldürüldü. Bu olay zaten karışık olan Ortadoğu dengelerini bir kere daha değiştirdi. Bir İran/ABD savaşı hatta üçüncü dünya savaşı ihtimali üzerinde tartışılıyor.

Kasım Süleymani İran'ın, Irak, Suriye, Lübnan ve Afganistan'daki askeri operasyonlarını yöneten Kudüs Gücü Komutanı idi. Buralarda ABD’ye ciddi sıkıntılar yaşattı.

Haşdi Şabi örgütünün organizasyonuyla, Bağdat'taki Amerikan Büyükelçiliği basılmış ve ateşe verilmiş olması ABD için aradığı bahaneyi verdi. 10 kilometrekarelik "yeşil bölge"nin ortasında bulunan kale gibi korunaklı Büyükelçilik binasının basılması, ABD için gurur kırıcı bir olaydı.

ABD belki de iç politikasının belirlediği bir zamanlama ile (Trump’ın azledilme sürecinde güç kazanma amacı ile) bu sert karşılığı verdi.

Kasım Süleymani’nin öldürülmesi karşısında Türkiye’de tepkiler tereddütlerle dolu ve çok çelişkili oldu.

ABD’nin bu eylemini “İran’ın egemenlik haklarına saldırı” sayarak, “bu saldırıyı meşru görürsek, yarın işine yaramadığı zaman Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı veya başka üst görevlerde bulunan birine suikast düzenlemesini de meşru mu sayacağız? diye düşünenler de var..

“Süleymani Türk ve Türkiye düşmanıydı” deyip sevinenler de..

“Konuyu Şiilik-Sünnilik açısından değerlendirenler” de var.

Arslan Bulut gibi “Meselenin Şiilik-Sünnilik açısından görülmesi, Amerikan saldırısını desteklemek anlamına gelir. Oysa İran Türkiye'nin komşusudur ve İran halkının yarısı Türk'tür. İran'a yönelik büyük bir Amerikan saldırısı, aynı zamanda Türklere yönelik bir saldırı demektir. Konuya Türklük açısından baktığınızda durum budur” diyenler de..

Hangi açıdan bakarsak bakalım, olayın Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) içinde bir parça olduğunu asla unutmamalıyız. Bu olaydan sonra ABD’nin Irak’a iyice yerleşeceği ve BOP’un İran ayağının uygulanması sürecinin başlayacağı kanaatindeyim. Yani İran artık Irak ve Suriye benzeri gelişmelerle parçalanmaya çalışılacak.

Fakat İran köklü bir devlet geleneği olan, daha gelişmiş bir ülke. Yani kolay lokma değil. İran’ın Suriyeleşmesi çok daha sancılı olacak. Türkiye de bu sancıdan etkilenecek.

31Ara/190

ALLAH’LA İLETİŞİMİN ARACILARI – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sALLAH’LA İLETİŞİMİN ARACILARI – Ruhittin SÖNMEZ

Genel olarak, İslam’ın indiği coğrafyada cahiliye döneminde insanların çok sayıda putlara taptığını, İslamiyet’ten sonra çok tanrılı inanıştan tek ve yüce bir tanrı inancına geçildiği kanaati yaygındır.

Oysaki Prof. Dr. Mehmet Azimli’nin “Cahiliyye’yi Farklı Okumak” adlı eserinde belirttiğine göre;

Müşrikler de Allah kelimesini “yeri göğü yaratan” anlamında kullanıyordu. İslam öncesi bazı Arap şiirlerinde “Allahu ekber / Allah en büyüktür” denilmiştir. Ya Allah, Allahümme, Rahman gibi tabirleri kullanıyorlardı. Bir “Yüce Tanrı” inancına sahiptiler.

Cahiliyye döneminde Mekke’deki nüfusun büyük çoğunluğunun Allah inancı vardı. Onların Allah inancındaki sorun, Allah ile iletişim sorunu idi. Allah ile aralarına aracı varlık dedikleri putları koyuyor, bunların Allah’a yaklaştırıcı varlık olduğunu söylüyorlardı.

Yani Allah’ı gökte ve en büyük ilah kabul etmelerine karşın, makam ve mevki olarak O’nun altında gördükleri başka ilahları da vardı. Allah çok yüce, aşkın ve erişilmez olduğu için bu aracı ilahlar vasıtasıyla ona yaklaşacaklarını söylüyorlardı. Allah ile birlikte başka ilahlar da kabullendikleri için “ortak koşan” anlamında MÜŞRİK kelimesi ile nitelendirildiler.

Müslümanlar ile müşrikler arasındaki çatışmanın sebebi Bakara 170’de şöyle açıklanıyor: “Ne zaman onlara (Müşriklere): 'Allah'ın indirdiklerine uyun' denilse, onlar: 'Hayır, biz atalarımız neye uyduysa biz ona (geleneğe) uyarız' derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?”

20Ara/190

PROVOKASYON MU, PİŞMAN MI OLDU, KORKTU MU? – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sPROVOKASYON MU, PİŞMAN MI OLDU, KORKTU MU?  - Ruhittin SÖNMEZ

Şimdi benim de içinde bulunduğum bir grup arkadaşıma sosyal medya üzerinden yapılan tehdit ve hakaretin hikâyesini anlatacağım.

İstanbul Belediye seçimlerinin hemen öncesiydi. Millet İttifakı'nın İstanbul adayı Ekrem İmamoğlu'na destek veren bir grup arkadaşımız, 'Demokrat Ülkücüler' imzalı bir bildiri ile görüşlerini kamuoyu ile paylaştılar. Bu bildiriye Kocaeli’den kamuoyunun çok yakından tanıdığı üç saygın arkadaşımız, Ahsen Okyar, Zekai Kahyaoğlu, Halil Konuşkan ve ben imza verdik.

Bu bildirinin açıklanmasından sonra, Ahmet Yiğit Yıldırım adına kayıtlı Twitter hesabından, bizim isimlerimizin de bulunduğu, içinde çok sayıda değerli ismin yer aldığı bir liste “hainler listesi”  tanımlamasıyla yayımlandı.

Devamında da, bu listede bulunanlar şu ifadelerle tahkir ve tehdit edildi:

“Milliyetçi- Ülkücü hareketin ismini kullanarak pkk işbirlikçilerine destek arayan bu HAİNLERİ unutmayacağız. YA TAM SUSTURACAĞIZ, YA KAN KUSTURACAĞIZ.”

Yetmedi.

Aynı şahıs, aynı hesaptan ve aynı tarihte ikinci bir tweet mesajında da hakaret ve tehditlerini sürdürdü:

Sözcü Gazetesinde yayımlanan bir haber resminin üzerine,  “Kendisini ülkücü olarak tanımlayarak PKK SEVİCİ EKREM PAPAZOĞLU’NA destek arayanlar er ya da geç ÜLKÜCÜ ADALETLE TANIŞACAKTIR. Demokrat Ülkücüler adı altında namussuzluğa imza atanların sonu bellidir. Çakallara haddini bildiren Bozkurtlara bin selam…” yazarak paylaştı.

Bu paylaşımın altında verilen resimde, “İYİ Parti’nin kurucularından Metin Bozkurt İstanbul’un Beylikdüzü ilçesinde 8 kişilik bir grubun saldırısına uğradı” metni ve saldırıya uğrayan Metin Bozkurt’un darp edilmiş, kan revan içindeki hali vardı.

Yani şahıs bu cümlelerle aynı zamanda işlenmiş olan suçu ve suçluları alenen övdü.

Bu hakaret, tehdit ile suçu ve suçluyu öven ifadelerin yayımlanmasından iki gün sonra da 22 Haziran 2019’da, şüphelinin “hainler listesi” diyerek tehdit ettiği listede yer alan isimlerden biri daha (Zihni Pamukçu) saldırıya uğradı.

17Ara/190

GÜÇLÜYE AYRI ZAYIFA AYRI TAVIR – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sGÜÇLÜYE AYRI ZAYIFA AYRI TAVIR – Ruhittin SÖNMEZ

Yıllar önce bir grup işadamı ile iş toplantısı yapmak üzere gittiğimiz şehirde, turistik hediyelik eşyalar satan bir dükkâna girdik. İşadamı olan arkadaşlarımızın hepsi hali vakti yerinde insanlardı. Ama dükkândan aldıkları birkaç yüz liralık eşyalar için sıkı pazarlık yaptılar, belli miktarlarda indirim yaptırdıktan sonra bu hediyeleri satın aldılar.

Oysaki aynı işadamları ile birlikte yediğimiz iş yemeklerinden sonra, oldukça yüksek meblağlarda ücret yanında garsonlara, hediyelik eşya satan dükkânda yaptırdıkları indirimlerden kat kat fazlasını, cömertçe bahşiş verdiklerine şahit olmuştum.

Bu “psikolojiyi” yansıtan tavırları, farklı kesimlerde, sık sık gözlemliyoruz. Açık pazarda birkaç kilo sebze veya meyve aldığı köylü ile kıyasıya pazarlık yapıp, bir iki lira indirim yaptırmaya çalışan bazı kişilerin çok lüzumlu olmayan lüks tüketim harcamalarına şahit oluruz. Aynı kişilerin lüks bir kuaförde, pahalı bir restoranda bir defada bu köylünün aylık geliri kadar ödeme yaptığını ve üstüne de cömert bahşişler verdiklerini görürüz.

Bu tavır, zayıf olana karşı gücünü hoyratça kullanırken, güçlüye karşı alttan alan ve hatta O’na yaranma gayretkeşliğine dair davranışlarla tam bir benzerlik gösteriyor.

Kamu kurumunda veya özel bir şirkette çalışan amir durumundaki kişilerin astlarına karşı anlayışsız, acımasız, aşağılayan bir üslubun sahibi olduğu halde, kendi üstlerine karşı son derece yumuşak, saygılı ve takdir edici bir üsluba büründüklerine dair örnekleri hepimiz görmüşüzdür.

Benzeri tavırların sahiplerine siyasi yapılarda da, devletin üst kademelerinde de bolca rastlarız. Hatta buralarda olağan sayılan bir davranış biçimi olan bu örneklerden daha da ilerisine, bir şahsiyetsizlik derecesine düşmüş örnekler de oldukça çoktur.

Adam kendilerine hizmet ederken yere göğe sığdıramazlar. Her türlü övgüyü esirgemedikleri gibi, en şerefli makamları layık görürler. Yolları ayrılır ayrılmaz aynı adamı aşağılamak, lekelemek, hakaret etmekte beis görmezler.

Adamın ikbal günlerinde, kapısındaki köpeğinden daha sadık olduğunu göstermek için her türlü yalakalığı yaparlar. Aynı kişi makamdan aldığı gücünü kaybettiğinde ilk hakareti, ilk suçlamayı onlar yapar ve ilk tekmeyi onlar vururlar.

Devlet gücünü kendi vatandaşına karşı hoyratça kullanan, onların hak, hukuk, özgürlük taleplerine karşı sert ve cimri olan muktedirler, kendilerinden daha etkili iç ve dış güçler karşısında son derece mülayim, uzlaşmacı ve bonkör bir tavır gösterirler.

Oysaki ahlaki olan davranış şekli güçlü olanın değil, haklı olanın yanında olmak ve onu desteklemektir.

Oysaki dürüst olan kişilerin siyasi konumuna göre değil, ilkeler ve kurallara uyumu ile ürettiği iş ve hizmetlere göre değerlendirmektir.

Oysaki iyi yönetici ve lider olmak, kendine bağlı kurumların verimli çalışmasını, kuralların uygulanmasını, her türlü eylem ve işlemlerin ana kriterinin kamu yararına olmasını sağlamayı gerektirir.

13Ara/190

İNANAMADIĞIMIZ RAKAMLAR VE SAKLANAN GERÇEKLER – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sİNANAMADIĞIMIZ RAKAMLAR VE SAKLANAN GERÇEKLER – Ruhittin SÖNMEZ

Artık TÜİK’in, Hazine ve Maliye Bakanı’nın ve diğer kamu kurumlarının verdiği rakamlara inancımız kalmadı. Verdikleri rakamların “makyajlanmış, hesaplama yöntemi değiştirilmiş, oynanmış, kısmen örtülmüş” gibi sıfatlarla anılmasına alıştık. Rakamlarla o kadar çok oynadılar ki, en temel ekonomik göstergelerin gerçekten neyi ifade ettiğini anlamak için uzmanlar ciddi çabalar gösteriyor.

Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, Kişi Başı Milli Gelir, Enflasyon, İşsizlik, İç ve Dış Borçlar gibi temel göstergelerin son 17 sene içinde nereden nereye geldiklerini mukayese için uzmanlık gerekiyor. Çünkü çıplak gerçeğe ulaşabilmek için öncelikle rakamların üstündeki ağır örtüleri kaldırmak zorunlu.

Halkımızın çıplak gerçeği öğrenmesi için bu örtüleri kaldırmayı görev edinmiş birkaç ekonomi yazarımız var. Ben bunların teknik açıklamalarını bir yana bırakıp sadece vardıkları sonuçları paylaşacağım.

Bazı rakamların ise Türk Milletinden gizlenmesine ve “ticari sır” gibi gerekçelerle vatandaşlarımızda saklanmasına da alıştık. Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) veya Yap-İşlet- Devret yatırımlarının gerçek maliyeti bu projelerin yükünü çeken vatandaşlarımıza açıklanmıyor.

Ancak çoğu zaman yorganın altından çıkan ayaklar gizlenenleri ele veriyor. Uzmanlar satır aralarına gizlenen bilgilerden, siyasetçilerin ağzından kaçırdıklarından ve diğer verilerle çapraz ilişkilerinden önemli gerçeklere ulaşıyor.

İşte bunlardan bazıları…

6Ara/190

KANAL İSTANBUL KİMİN YATIRIMI? – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin sKANAL İSTANBUL KİMİN YATIRIMI? – Ruhittin SÖNMEZ

Kanal İstanbul projesinin telaffuz edilmeye başladığı 2011 yılından beri hep “ekonomik tetikçilerin” Erdoğan’ı ikna etmesiyle gündeme geldiğini düşündüm. (Kanal İstanbul yerine Türkçe dil kurallarına göre İstanbul Kanalı demek doğrudur.)

Ancak ekonomik tetikçilerin bağlı olduğu devletin hangi saikle bu projeyi kabul ettirdiğini anlamakta güçlük çekiyordum. “Ülkemizin başına büyük sorunlar açacağı aşikâr olan, kıt kaynaklarımızı tükettirmeye yönelik bu girişimin arkasındakilerin” gerçek niyetini anlayamıyordum.

Çoğu kimse gibi, ben de olayı ekonomik açıdan, deprem riski, ekolojik denge, etrafında oluşacak yeni şehirleşme ile yaratılacak rant vb hususlar açısından düşündüm.

Var olan doğal suyolundan Montrö Sözleşmesi gereği serbestçe geçen ticari gemiler neden para ile Kanal İstanbul’dan geçiş yapmak istesin? Daha dar bir kanala, üstelik de ücretli geçişe zoraki yönlendirme şansımız olmayacağına göre, bu kanal yatırımı Osmangazi Köprüsü gibi verimsiz bir yatırım olarak kalmaz mıydı?

Trakya’yı kuzeyden güneye bir kanalla böldüğünüz zaman, iki kara parçasının irtibatını sağlamak için köprüler vd ciddi altyapı yatırımları ihtiyacı çıkacaktı. Jeofizik ve zirai açıdan birçok uzmanın aleyhe açıklamaları da ortadaydı.

Bütün bunlara ve yaşadığımız ekonomik sıkıntılara rağmen maliyeti 75 milyar TL olduğu söylenen bu projenin savunulmasını anlamak mümkün değildi.

Gerçi projeyi savunan ekonomiden sorumlu bir bakan değil, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu oldu. Çavuşoğlu "Kanal İstanbul'a kazmayı vurduğumuz zaman, dünyada denizcilik ve ulaşım bakımından tarih değişecek, dönüm noktası olacak" dedi.

Gerçekten dünyada Panama Kanalı, Süveyş Kanalı gibi kanal projeleri “dünyada denizcilik ve ulaşım bakımından dönüm noktası” olmuşlardı. Ama bu kanalların alternatifi yoktu, yepyeni ve ekonomik gemi güzergâhları yaratmışlardı. Oysa bizim doğal İstanbul Boğazımızın yakınında yapılacak Kanal İstanbul ekonomik bir suyolu yaratmayacak.

İşte bu ve benzeri sebeplerle Kanal İstanbul için akla uygun ekonomik bir gerekçe bulamıyordum. Tek ekonomik gerekçe, yaratılacak müthiş arsa ve inşaat rantına konma ihtirası olarak kalıyordu. Böyle bir rant için devletimizi yönetenlerin İstanbul’a ve Türkiye’ye ihanet etmeyeceğine inanmak istiyordum.

Fakat ben değerlendirmelerimde hep ticari gemileri dikkate alıyordum. Oysaki meselenin bir başka ve belki de daha önemli boyutu savaş gemilerinin geçişi idi.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıklaması belki de Boğaz’dan geçişleri düzenleyen 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesinin değişebileceği veya iptalinin söz konusu olabileceğinin işareti olabilirdi.