
YENİ ORTADOĞU TASARIMINDA SIRA İRAN’DA – Ruhittin SÖNMEZ
YENİ ORTADOĞU TASARIMINDA SIRA İRAN’DA - Ruhittin SÖNMEZ
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı beklenen bir felaketin gelişi gibi. Yaptıkları yığınak yeterli seviyeye gelince saldırıya başladılar. Daha ilk iki günde İran’ın ruhani lideri Ali Hamaney ile Savunma Bakanı, Devrim Muhafızları üst düzey komutanları dahil 48 İranlı lideri öldürmeyi başardılar.
Irak ve Suriye’den sonra İran’a saldırılar bir tarihsel sürecin parçalarıdır. ABD zaten I. Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin sürdürülemez olduğunu ve bu sınırların değişmesi gerektiğini savunuyordu.
1919-1920 yıllarında, İngiltere ve Fransa Ortadoğu'yu cetvelle çizerek paylaşmış, manda yönetimlerini oluşturmuştu.
ABD’nin dış politikasında çok önemli bir yeri olan eski Dışişleri Bakanı Henry Kissenger “Dünya Düzeni” adlı eserinde, Ortadoğu'daki devletlerin (Irak, Suriye, Lübnan vb.) Avrupa'daki gibi "ulus-devlet" bilinciyle değil, emperyal güçlerin çıkarlarına göre yapay olarak oluşturulduğunu, bu sınırların, etnik ve mezhepsel (Sünni, Şii, Kürt, Arap vs.) gerçeklikleri göz ardı ettiğini savunuyordu.
ABD bu ülkelerin sınırlarının radikal İslamcılar, mezhep savaşları, etnik kimlikler üzerinden buharlaşmasına yardımcı olmakta.
ABD/İsrail'in bölgesel harita mühendisliğinde bir kilometre taşı 2001 tarihli Pentagon planıdır. ABD'li Emekli General Wesley Clark, 2007'de; 11 Eylül'den hemen sonra Pentagon'da "7 ülkenin (Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve İran) hükümetlerini devirme" planını gördüğünü anlatmıştı.
Bugün yaşanan ABD/İsrail - İran savaşı, bu 25 yıllık planın son halkasıdır. (7. Ülke) İran fazının uygulanmaya geçişidir.
Kissinger’ın yıllar önce dillendirdiği ve bugün Tom Barrack veya Netanyahu gibi isimlerin sözcülüğünü yaptığı Amerikan/İsrail vizyonunun özü şudur: Ortadoğu'da üniter ve merkezi güce sahip ulus-devletler, ABD/İsrail ve emperyal projeler için birer engeldir.
Bölge ancak daha küçük, etnik/mezhepsel parçalara bölünmüş, zayıflatılmış konfederal veya federatif yapılarla yönetilebilir.
Suriye iki eski teröriste (Ahmet Şara ve Mazlum Abdi) verilen statülerle şekillendirilirken, İran’da mevcut rejimin yıkılması ve “bölünmüş bir İran” hedefine giden yolların taşlarının döşenmesi tesadüf değildir.
Türkiye’de teröristbaşı Öcalan’a devlete muhatap bir başmüzakereci statüsü verilmesi ve milli üniter devletin yıkılarak federasyona götürecek altyapının kurulmaya çalışılması da bu projeden bağımsız değildir.
Çünkü bu proje askeri güçle parçalamayı, parçalanamayan Türkiye’de ise "barış, kardeşlik, bölgedeki Kürtlerle büyütme ve federasyon" vaadiyle milli üniter yapıyı içeriden dönüştürmeyi öngörür.
KİTAPTA YAZAN BAŞKA UYGULAMA BAŞKA – Ruhittin SÖNMEZ
KİTAPTA YAZAN BAŞKA UYGULAMA BAŞKA - Ruhittin SÖNMEZ
Anayasamızda “kuvvetler ayrılığı”, “yargının bağımsız ve tarafsız olduğu”, “Cumhurbaşkanının, görevini tarafsız icra edeceğine” dair hükümler var.
Ama bu Türkiye’de uygulanan Cumhurbaşkanlığı sisteminde kuvvetler ayrılığı olduğu anlamına gelmiyor. Partili Cumhurbaşkanının görevini tarafsız icra etmesini de sağlamıyor. Yargının tarafsız ve bağımsız olduğuna da inananların oranı çok düşük.
Anayasamızın 2. Maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin “insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı”, “demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” olduğu açıkça vurgulanmış.
Uygulamada bu niteliklerin hangi oranda kaldığını herkes kendisi sorgulasın lütfen.
Demek ki, anayasa hükümleri uygulanmayınca Anayasa kitapçığında yazan kavramlar birer kelimeden ibaret kalıyor.
DİNİN RUHUNU ANLAMA ÇABASI – Ruhittin SÖNMEZ
DİNİN RUHUNU ANLAMA ÇABASI - Ruhittin SÖNMEZ
Bu sene Ramazan ayına girerken dinin özünü, ruhunu anlama çabamı yoğunlaştırmak, zihinsel yolculuğumu sizinle paylaşmak istiyorum.
Benimsediğimiz din yorumu bizim hayatı algılama ve yaşama biçimimizi belirler. Bunun farkında olsak da olmasak da.
Türk milletinin İslam’ı anlama, yorumlama ve yaşama biçimini, diğer Müslüman ülkelerin halklarından ayrıldığının çoğumuz farkındayızdır. Dini ve felsefi birikimi olmayan, hatta okuryazar dahi olmayan insanlarımızla, ilim irfan sahibi olanlarımızı da birleştiren böyle bir zihniyet nasıl oluştu?
Biz Müslüman Türklere göre, Bir insan günah işlese veya ibadetlerini aksatsa dahi, kalbinde inancı varsa dinden çıkmaz, “kafir” olmaz. Sadece “günahkâr mümin” olur. Bu yüzden ibadet etmeyen ancak ben Müslümanım diyen herkese sevgi ve saygı ile yaklaşırız.
Yine bizler, bir konuda Kur’an’da açık bir hüküm yoksa, İslam’ın genel ilkeleri çerçevesinde akıl yürüterek (kıyas) çözüm üretilebileceğini kabul ederiz. Allah’ın en önemli ayetinin akıl nimeti olduğunu kabul eder ve “Akıl, vahyi anlamak için bir anahtardır” diye düşünürüz.
Bu düşünce tarzı hiç “Maturidi” adını duymamış olsak da bizim “itikatta Maturidi mezhebinden” olmamızdan kaynaklanır.
Bizler ayet ve hadislerin sadece lafzına bakmayız, onları doğru anlamak için Allah bundan ne murat etmiş olabilir diye sorgularız.
Biz Türkler İslam’ın temel naslarına aykırı olmayan yerel kültür ve gelenekleri (örf) reddetmez, yerel ve milli gelenekleri bid’at saymaz, tam tersine hukukun bir kaynağı olarak görürüz.
Bu anlayış “İmam-ı Azam Ebu Hanife” adını duymamış ve “Hanefilik” hakkında hiç bilgisi olmayanlarımızın da içine yerleşiktir.
Çünkü bizler farkında olmasak da “amelde Hanefi mezhebindeniz.” (Farklı mezheplerden olanları da kötülemez, aşağı görmez ve dinden çıkmış saymaz, sevgi ve saygı duyarız. Daha da ötesi, “Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü.”)
Bizim dini anlama ve yaşama şeklimiz İmam Maturidi’nin inanç (itikad) sistematiği ve İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin hukuk (fıkıh/amel) metodolojisinde, ahlakta Yesevi çizgisinde saklıdır.
Bu yüzden bizim düşünce sistemimizi, din ve iman anlayışımızı ve tarihsel süreçte kaderimizi şekillendiren Maturidi- Hanefi- Yesevi anlayışına dair temel bilgileri özetlemeye çalışacağım.
YOLSUZLUKLA MÜCADELE İDDİASI DA ÇÖKTÜ – Ruhittin SÖNMEZ
YOLSUZLUKLA MÜCADELE İDDİASI DA ÇÖKTÜ - Ruhittin SÖNMEZ
R. Tayyip Erdoğan’ın ve diğer AKP yetkililerinin uzun yıllar çok kullandığı söylemlerden biri, “Biz yola çıkarken 3Y ile mücadele dedik; yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar. Yolsuzluğa asla müsamaha göstermedik, göstermeyiz” sloganıydı.
Günümüzde “Yoksulluk ve yasakların” arttığını herkes kendi gözlemleriyle bile görebilir halde.
Özellikle CHP’li belediyeler üzerinden yürütülen ve adına “yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları” denilen yargı operasyonları ile yolsuzlukla mücadele edildiği iddia ediliyor.
Acaba yolsuzluk algısı bu iddialardan ne kadar etkileniyor?
Veri olmadan, ölçümler yapılmadan yapılan tartışmalardan sonuç çıkmaz. Artık sosyal parametreler de objektif ölçütler kullanılarak ölçülebiliyor. Uluslararası Şeffaflık Örgütü bu konuda ölçüm yapan en güvenilir örgütlerden biri. Her yıl tüm ülkelerde kamu sektörü yolsuzluk algısını 0 (yüksek yolsuzluk) ile 100 (tamamen temiz) arasında bir ölçekte değerlendiren kapsamlı bir rapor hazırlıyor.
Türkiye, “2025 yılı Yolsuzluk Algı Endeksi’nde” 100 üzerinden yalnızca 31 puan alabilmiş ve 182 ülke arasında 124. sıraya gerilemiştir. 2024 yılında 34 puanla 107. sırada yer alan Türkiye’nin sadece bir yıl içerisinde 17 basamak birden düşmesi son derece kritik bir uyarı olmalıdır.
Türkiye’de, yapısal reformlar rüzgarlarının estiği 2012-2013, Yolsuzluk Algı Endeksi puanının 50 ile zirvede olduğu yıllardı. Bu puanla küresel sıralamada 53. sırada, Doğu Avrupa ve Orta Asya ülkeleri arasında lider konumda yer alıyorduk. Moody’s, Fitch gibi kuruluşların Türkiye’yi “yatırım yapılabilir ülke” ilan ettiği yıllardı.
Türkiye bu tarihten itibaren aralıksız bir kurumsal ve hukuksal erozyon sürecine sürüklendi. 2013’ten 2025’e kadar geçen 12 yıllık periyotta Türkiye, toplamda 19 puan kaybederek küresel sıralamada tam 71 basamak geriledi.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş sonrası yapısal düşüşün belirginleşmesi ile en çok gerileyen ülkeler arasına girdik. 2025’te de en sert düşüş gerçekleşti.
2025 yılı skoru ile Türkiye; Zambiya ve Gambiya’nın dahi gerisinde kalarak Avrupa Birliği üyelik sürecindeki ülkeler arasında açık ara en alt sıraya demirledi.
Uluslararası Şeffaflık Örgütü raporu, Türkiye’deki bu gerilemenin son derece “keskin ve kalıcı” olduğunu, yolsuzluğun siyasal ve idari yapılara sistematik ve derin bir biçimde yerleşmesi
nedeniyle bu tablonun tersine çevrilmesinin artık son derece güçleştiğini vurgulamaktadır.
BATAN GEMİNİN MALLARI – Ruhittin SÖNMEZ
BATAN GEMİNİN MALLARI - Ruhittin SÖNMEZ
Fatih ve Boğaziçi köprüleri ile 9 paralı yolun 25 yıllık geliri 5-7 milyar dolara satılmak isteniyor.
Bununla ilgili bir yabancı firma yetkilendirilmiş.
Diyelim ki iktidarın beklediği rakama satış gerçekleşirse, bu köprü ve otoyolların gelirinden 25 yıl mahrum kalması karşılığında, devletin kasasına 7 milyar dolar girecek.
“Eski Türkiye’nin” yaptığı bu son eserlerin gelirleri de satılırsa, dışarıdan bu kadar bir döviz girmesi bütçenin deliğine yama olabilecek mi?
Prof. Dr. Esfender Korkmaz’ın verdiği bilgilere göre;
“2025 Ocak-Kasım 11 ayda MB ödemeler bilançosuna göre, net hata ve noksan kaleminden çıkan ve kaynağı belirsiz döviz tutarı 18 milyar 29 milyon dolardır.”
Çünkü, yurt içi tasarrufların bir kısmı yurt dışına çıkıyor. Mesela “yurt dışında gayrimenkul alımı için çıkan yerli sermaye, gayrimenkul almak için giren yabancı sermayeyi geçti.”
“Son zamanlarda bazı aylarda yurt dışına çıkan doğrudan yatırım sermayesi de giren yabancı yatırım sermayesinden fazla oldu.”
“TÜİK verilerine göre, Türkiye’de hane halkı tasarruf oranı 2018’de yüzde 16,5 iken 2024’te yüzde 11,3’e geriledi. Bunun en önemli nedeni, maaş ve ücretlerin geçim seviyesinin altına düşmüş olmasıdır.
Demek ki bugün halkın ancak yüzde 89’u tasarruf edemiyor.
Geliri geçimine zor yetiyor. Ya da varsa tasarruflarından yiyor, söz gelimi malı mülkü varsa satıyor, yastık altı varsa bozduruyor veya
borçlanıyor.”
Yani çok zor para biriktirebiliyoruz. Ama bu paraları bile içeride tutamıyoruz.
Bu yüzden iktidar, sadece bir yılda dışarı kaçan döviz miktarı yaklaşık 20 milyar dolar iken, bunun 7 milyar dolarını köprüler ve otoyolların gelirlerinin satışıyla kapatmaya çalışıyor.
SAPIK İLİŞKİLER, ŞANTAJ VE CASUSLUK ÖRGÜTLERİ – Ruhittin SÖNMEZ
SAPIK İLİŞKİLER, ŞANTAJ VE CASUSLUK ÖRGÜTLERİ - Ruhittin SÖNMEZ
“Epstein Dosyaları” açıklandıkça dünyayı yönetenlerin içindeki sapıkların çokluğu, her türlü maddi zevke ve hazza erişme imkânı olanların “sübyancılık / pedofili” gibi iğrenç sapkınlıklar içinde olduğunu öğrenmek hepimizde şaşkınlık ve tiksinti uyandırıyor.
Ancak Amerikan Adalet Bakanlığı (DOJ) tarafından “Şeffaflık Yasası” kapsamında yayınlanan 3 milyon sayfalık belgelerin içeriği öğrenildikçe bu yapının “Pedofili üzerinden Küresel Siyaset Mühendisliği” yaptığına dair kuşkular yoğunlaşmakta.
Daha açık ifadeyle, Epstein örgütünün karar alıcıları “ahlaki zaafları” üzerinden esir alarak küresel politikaları tasarladığı ve düzenlediği kanaati güçlenmektedir.
Epstein’in kurduğu bu organizasyonun bireysel değil, arkasında İsrail gizli servisi Mossad ve ABD’nin CIA’in olduğu iddia ediliyor.
Epstein’in operasyonunun, seçkinleri (örneğin Little St. James adası gibi) mülklerine çekerek reşit olmayanlarla cinsel ilişkiye girmelerini sağladığı ve bunları koz olarak kullanmak üzere kayda aldığı iddia edilmekte.
Bazı araştırmacı gazeteciler bunun istihbarat ajansları için küresel kararlar üzerinde etki sağlamaya yarayan bir tuzak olduğunu savunmaktadır.
Belgeler, Epstein’in, sadece bir cinsel suçlu değil, Mossad ve kısmen CIA ile bağlantılı, küresel politikaları İsrail lehine şekillendiren bir istihbarat operatörü olduğunu gösteriyor.
YAŞ ALDIKÇA GENÇLEŞMEK – Ruhittin SÖNMEZ
YAŞ ALDIKÇA GENÇLEŞMEK - Ruhittin SÖNMEZ
Orta yaşlarda iseniz önümüzdeki yıllar hastalıklarla, biyolojik yetersizliklerle uğraşacağım bir dönem olacak endişesi içinde olmayın. Artık “Türkiye daha yaşlı bir ülke haline geliyor” diye karamsar olmanız da gerekmeyecek. Varsın doğum oranları düşsün, yaşlı nüfus oranı büyüsün.
Çünkü önümüzdeki 15-20 yıl içinde hücrelerin gençleştirilmesi mümkün olacak. Böylece yaşlılıkla ortaya çıkan hastalıkların önüne geçilebilecek ve 70-80 yaşındaki bir insanın organları 30
yaşındaki gibi çalışacak.
Bu müjdeyi veren ABD’de Connecticut Üniversitesi Sağlık Merkezi ve Jackson Laboratuvarı’nda görev yapan Prof. Dr. Derya Unutmaz. Sadece yaşlanmanın gecikmeyeceğini, aynı zamanda
gençleşmenin başlayacağını söyleyen Unutmaz, “İnsanların çoğu gelecekte yüzyıllarca yaşayacak” diyor.
“Gelecek” olarak verdiği tarih ise çok iyimser. “Önümüzdeki 10-15 yıl çok kritik. Eğer bu sürede sağlığımızı koruyabilirsek, yapay zekâ (YZ) ve biyoteknolojideki devrimler sayesinde “Yaşlanmayı
Durdurma Hızı”na (Longevity Escape Velocity) ulaşabiliriz”diyor.
Tabii bu 15-20 seneyi bekleyeceğiz ve bu süre sonunda birden iyileşme olacak demek değil. Her yıl biraz daha gelişecek “teknoloji, her geçen yıl ömrümüze bir yıldan fazla süre ekleyecek hıza ulaşacaktır.”
Prof. Unutmaz, yaşlanmayı kaçınılmaz bir kader değil, çözülmesi gereken biyolojik bir veri sorunu olarak görüyor. Ona göre “insan vücudu inanılmaz derecede karmaşık bir makinedir ve
yaşlanma, bu makinedeki hasarların birikmesi ve onarım mekanizmalarının (bağışıklık sisteminin) yavaşlamasıdır.
Eğer biyolojik mekanizmaları tam olarak anlarsak, bu hasarları onarabilir ve yaşlanmayı durdurabilir, hatta geri çevirebiliriz.”
Sürecin bu kadar hızlı gelişmesini sağlayacak en önemli parametre ise yapay zekâ.
Çünkü “insan biyolojisi o kadar karmaşıktır ki (milyarlarca hücre, gen etkileşimleri, proteinler, mikrobiyom), insan zekâsı tek başına bu verileri analiz edip desenleri çözmekte yetersiz kalmaktadır.”
İşte bu noktada yapay zekâ devreye girer.
Yapay zekâ, genetik verileri, kan değerlerini ve bağışıklık sistemi haritalarını saniyeler içinde analiz ederek, insanların neden hastalandığını veya yaşlandığını moleküler düzeyde çözebilir.
Böylece ilaç keşfi için gerekli süreler kısalacaktır. Geleneksel yöntemlerle 10-15 yıl süren ilaç geliştirme süreçleri, yapay zekâ simülasyonları ile birkaç yıla, hatta aylara inmektedir.
Prof. Dr. Unutmaz, YZ’nın yaşlanmayı tersine çevirecek molekülleri bulmada kritik rol oynayacağını savunuyor.
Prof. Dr. Derya Unutmaz’a göre, Biyoloji bir yazılımdır. Yapay zekâ, bağışıklık hücrelerini (T-hücreleri) tıpkı birer “yazılım”gibi yeniden programlayarak, vücudun sadece kanserle değil, yaşlanmanın getirdiği hücresel yıkımla da savaşmasını hedefliyor. Yani vücut, kendi tamir mekanizmasını en üst sürümüne güncelliyor.
Yapay zekâ, biyolojik devrimlere (hücre yenilenmesi, kanser tedavisi vb.) ulaşmamızı ve gençleşmemizi sağlayacak olan “hızlandırıcı motor”dur.
Özetlersek, “100’lük gençler” hedefine, yapay zekâ sayesinde sandığımızdan daha hızlı ulaşabiliriz.
KAZIKLANMA KORKUSU – Ruhittin SÖNMEZ
KAZIKLANMA KORKUSU - Ruhittin SÖNMEZ
Prof. Dr. İskender Öksüz, Karar Gazetesi’ndeki 4 Ocak 2026 tarihli köşe yazısında, belki de en temel toplumsal sorunumuzu değerlendirmiş.
Pew Araştırma Şirketinin güven anketinde (https://bit.ly/pew-guven) Dünyanın dört bir yanında insanların birbirlerine en çok güvendiği ve en az güvendiği yerler araştırılmış.
Buna göre çevresine, vatandaşlarına, insanlara en az güvenen toplumun, bir başka deyişle, Toplumsal Güvenin en düşük olduğu ülkenin Türkiye olduğu ortaya çıkmış.
On yıllardır yapılagelen, insanların birbirine güvenini ölçen ankette şu iki seçenekten birini seçmesi isteniyor.
a- İnsanlara genellikle güvenilir.
b- İnsanlara genellikle güvenilemez, insan ilişkilerinde dikkatli olmak gerekir.
Ankette (a) şıkkını seçen, yani çevresine, vatandaşlarına en çok güvenen 5 ülke şunlar: İsveç (%83), Hollanda (%79), Kanada (%73), Almanya (%72) ve Avustralya (%69).
Çevresine en az güvenen yani “İnsanlar Bizi Kazıklar” korkusunda olan 5 ülke Güney Afrika (%27), Brezilya (%22), Kenya (%20), Meksika (%18) ve sonuncu Türkiye (%14)…
Türkiye, “İnsanlara güvenirim” diyenlerin yani toplumsal güvenin en az olduğu (%14), “İnsanlara güvenilmez, insan ilişkilerinde çok dikkat gerekir” diyenlerin en çok olduğu (%84) ülke.
Bu rakamlar ürkütücü. Toplumsal güvensizlik alanında şampiyon olmak çok berbat bir durumdur. Çünkü çok yüksek maliyetli bir toplumsal hastalıktır.
Öncelikle, ülkemin insanlarının yüzde 84’ünün "İnsanlar fırsatını bulursa beni istismar eder (kazıklar)" diye düşünerek, sürekli bir "tetikte olma" haliyle yaşadığını gösterir. Bu ruh hali hem sağlığımızı hem sosyal ilişkilerimizi ve hem de ekonomimizi bozar.
Toplumsal güven aslında sadece insanlar arası ilişkiler bakımından değil, İnsanlar ve kurumlar (özel ve devlet kurumları) ile kurumlar arası ilişkiler açısından da ölçülürse Türkiye’de benzer sonuçlar çıkacağını sanıyorum. Çünkü Türkiye’de devlet vatandaşlarına, vatandaşlar devletine, kurumlar vatandaşlara ve vatandaşlar kurumlara güvenmemektedir.
Bu durumu anketsiz, kendi gözlemlerimizle, çıplak gözle bile görebiliyoruz. Bu yüzden PEW Araştırma Şirketinin anket sonuçlarına hiç şaşırmadım.
İMRALI TUTANAĞI NEDEN ŞİMDİ AÇIKLANDI? – Ruhittin SÖNMEZ
İMRALI TUTANAĞI NEDEN ŞİMDİ AÇIKLANDI? - Ruhittin SÖNMEZ
TBMM’den 3 milletvekilinin İmralı’da Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeye ait 16 sayfalık tutanak yayınlandı. Görüşme 24 Kasım 2025'te gerçekleşmişti. Tutanağın, iki ay sonra, tam da Suriye'de PKK/SDG'nin tasfiyesi veya Şam rejimi ile entegrasyon sürecinin hızlandığı bir dönemde yayımlaması tesadüf değildir.
Nitekim Prof. Dr. Ümit Özdağ da “İmralı Tutanakların şimdi yayımlanmış olmasının politik bir hedefi var” dedi ama bu hedefi açıklamadı.
Zamanlama yani TBMM tarafından şimdi yayımlanması stratejik bir hamle olarak değerlendirilebilir.
KAMERALI DENETİM İHTİYACI – Ruhittin SÖNMEZ
KAMERALI DENETİM İHTİYACI - Ruhittin SÖNMEZ
Duydunuz mu? “Direksiyon sınavlarında kamera kaydı zorunlu oluyor.”
Bu haberin devamı şöyle: Bir vatandaş girdiği direksiyon sınavında “ilk parkuru başarıyla tamamlamasına rağmen ikinci parkurda ciddi bir hata yapmadığı halde başarısız sayıldığını” iddia etti. Yeniden sınav ücreti ödemek zorunda kalan ve maddi-manevi zarara uğradığını belirten
vatandaş sınav değerlendirmelerinin “keyfi ve objektiflikten uzak” yapıldığı gerekçesiyle Kamu Denetçiliği Kurumu’na başvurdu.
Kamu Denetçiliği Kurumu, sınav güvenliğini ve kamu hizmetine duyulan güveni artırmak amacıyla kamera kaydı sistemine geçilmesi yönünde karar verdi. Kurum tarafından
açıklanan kararda, sınavların kayıt altına alınmasının şu açılardan kritik bir ihtiyaç olduğu vurgulandı:
Keyfi Değerlendirmelerin Önlenmesi: Sınav görevlilerinin önyargılı veya mevzuata aykırı değerlendirme ihtimalinin azaltılması.
Somut Delil İmkânı: Adayların yapacakları itirazlarda ellerinde somut delil bulunmasının sağlanması.
Standardizasyon ve Güvenlik: Sınav sürecindeki uygunsuz davranışların engellenmesi, idari uygulamalarda standardın güçlendirilmesi.
KDK’nin bu tavsiye kararı üzerine, Millî Eğitim Bakanlığı, yönetmelikte değişiklik yaparak sınav sürecinin kamera ile kayıt altına alınması için çalışma başlattı.
Bu haber dikkatinizi çektiyse muhtemelen sizde de getirilmek istenen denetim tarzı hakkında olumlu bir düşünce oluşmuştur.
Ama kameralı denetim ihtiyacı direksiyon sınavlarından ibaret midir?
Diğer kamu hizmetleri için kameralı denetim ihtiyacı yok mu? Yapılırsa böyle bir denetim sonuç verir mi?
Bu kadar güvensizliğin hâkim olduğu bir toplumda, kameraları izleyerek karar verecekleri kim denetleyecek?
Daha da önemlisi, neden kameralara muhtaç bir toplum haline geldik?
Bu sorulara cevap bulmamız gerekmiyor mu?
MADURO, BAHÇELİ VE İÇ CEPHEYİ GÜÇLENDİRMEK – Ruhittin SÖNMEZ
MADURO, BAHÇELİ VE İÇ CEPHEYİ GÜÇLENDİRMEK - Ruhittin SÖNMEZ
Önceki yazımı şu cümle ile bitirmiştim: Venezuela, “İÇ KALEYİ” kaybettiği için kolayca işgal edildi. İç kalemizi tahkim etmek için, teröristbaşı ile müzakere çare değildir. Çare yoksulluğu yenmiş, adalete güvenen, kurumları sağlam ve birbiriyle barışık, kaynaşmış bir Türk milleti haline
gelmektir.
Bu cümleyi yazmamın sebebi, iktidar kanadından birilerinin “İç Cepheyi Güçlendirmek” deyince hemen “Terörsüz Türkiye” adıyla yürütülen politikayı savunma aracı yapacağını sezmiş olmamdı.
Aslında “PKK ve Öcalan’la Müzakere Süreci” denilmesi gereken sürecin, iç kaleyi tahkim etmeye ve iç cepheyi güçlendirmeye yaramadığı hatta tam tersi etki yarattığı ortada.
Çünkü eskilerin deyimiyle “kem alât ile kemalât olmazdı.” Yani kötü aletlerle iyi veya mükemmel sonuç elde edilemezdi.
50 bin kişinin öldürülmesinden sorumlu mahkumla ve terör örgütünün halen faal elebaşıları ile yürütülecek bir süreçten hayır da çıkmaz, sonuç da çıkmaz. Zaten bunların kendi özgür iradeleri yoktur, sahiplerinin iradesine tabi birer aparattırlar.
MESELE DEMOKRASİ VE KOKAİN DEĞİL, ENERJİ VE TEKNOLOJİ SAVAŞI – Ruhittin SÖNMEZ
MESELE DEMOKRASİ VE KOKAİN DEĞİL, ENERJİ VE TEKNOLOJİ SAVAŞI
- Ruhittin SÖNMEZ
ABD 03 Ocak 2026’da Venezuela’ya sıra dışı bir operasyon yaptı. Bu operasyonla Devlet Başkanı Maduro ve eşini alıp kaçırması, sonrasında “ülkeyi biz yöneteceğiz” açıklaması ve ülkenin petrol kaynaklarını ABD şirketlerinin işleteceğini ilan etmesi tarihi bir dönemeç niteliğindedir.
ABD, BM Güvenlik Konseyi kararı veya meşru bir gerekçe olmadan egemen bir devletin başkentini bombalayıp başkanını kaçırdı. Trump, Bush yönetiminin Irak işgalinde (2003) öne sürdüğü “kitle imha silahı” gibi kılıflar bile aramadı.
Buna uluslararası arenada, birkaç ülkenin kınaması dışında, ciddi bir tepki gösteren ülke olmadı.
BM sistemini felç eden bu tutuma karşı uluslararası camia sessiz ve çaresiz.
Sadece, ABD’de New York’un Müslüman Belediye Başkanı bu durumu “bir savaş eylemi ve hem federal hem uluslararası hukukun ihlali” olarak nitelendirdi.
E. Büyükelçi Tugay Uluçevik’e göre, bu eylem BM Yasası’ndaki “toprak bütünlüğüne saygı”; ve ”barışçıl çözüm” ilkelerini hiçe saymıştır. “Milletlerarası ilişkilerde meşruiyetin kaynağı ve ölçüsü artık BM Yasası değil, ABD Başkanı Trump’ın şahsi iradesi ve takdiridir”.
Trump, “Güvenli bir geçiş sağlanana kadar ülkeyi AB yönetecek”diyerek Venezuela’yı fiilen 51. eyalet gibi yönetmeye başladı. Bu durum, BM sisteminin iflası ve “orman kanunlarının” ilanıdır.
RUHLARIMIZI AKORD EDELİM – Ruhittin SÖNMEZ
RUHLARIMIZI AKORD EDELİM - Ruhittin SÖNMEZ
Zaman, avuçlarımızdan kayıp giden hırçın bir nehir gibi… Bir yılı daha geride bıraktık. Takvim yaprakları tükenirken, bizler de sanki biraz daha tükendik bu sene.
Ekonomik sıkıntılar, adalet arayışları, beka endişesi yaratan süreçler, bitmeyen tartışmalar, sertleşen dil, toplumu geren gündemler… Günlük hayatımızın arka planında sürekli bir gürültü hâli var.
Kabul edelim, 2025 bizi hayli hırpaladı. Sadece bedenimizi değil, en çok da ruhumuzu yordu.
Gündelik hayat, bir koşuşturma ve kaygılar zinciri hâline gelince; insan, ruhunu beslemeyi unutabiliyor." Oysa bizi biz yapan, ayakta tutan şey biyolojik varlığımızdan öte, manevi direncimizdir.
Âdettendir, yeni yıl için hedefler konur. Genellikle daha çok kazanmak, daha iyi bir kariyer veya daha lüks tüketim üzerine kurgulanır bu hedefler.
Ben ise bu yazıyı böylesi hedeflerin bir muhasebesi için değil; biraz sakinleşmek, biraz içe dönmek, biraz da ruhumuzu hatırlamak için kaleme alıyorum. Çünkü insan yalnızca bedeniyle değil, ruhuyla da yaşar. Ve ruh ihmal edilmeye gelmez.
Peyami Safa’nın sözünü unutmayalım: “Bütün hastalıkların sebebi psikolojiktir, mikrobik olanların bile.”
Yılın ilk günleri bir durup nefes almaya vesile olmalı diye düşünüyorum.
Gelin bu yıl dışarıdaki gürültüyü kapının dışında bırakalım. Bunun için önce bakış açımızı yenileyelim.
PAHALIYA MAL OLAN SİYASİ TERCİHLER – Ruhittin SÖNMEZ
PAHALIYA MAL OLAN SİYASİ TERCİHLER - Ruhittin SÖNMEZ
Ağustos 2023 tarihinde yazdığım köşe yazısında Ahmet Davutoğlu’nun, Fatih Altaylı’ya verdiği röportaj videoda, Başbakan olduğu döneme dair anlattıklarını aktarmıştım:
O dönemde Türkiye’nin AB’ye girme hedefi vardı. “Avrupa Birliği bize ‘siyasi ahlak yasası isteriz’ dedi. Yani diyorlar ki, ‘siz bizim aramıza girecekseniz, istatistikleriniz şeffaf olacak, verileriniz doğru olacak, bilgileriniz doğru olacak, süreçler belli olacak, yolsuzluk olmayacak.’ Aslında bunlar bizim değerlerimiz idi.
Siyasetçiler ihalelere bulaşmış, herkes iç içe geçmişti. Ben bunu bir neşterle kırmak istedim. Bu neşterin adı ‘siyasi ahlak yasası’ idi. Ve bu aynı zamanda AB -Türkiye müzakerelerinin ana şartlarından biri idi.
22 Nisan’da (2016) Siyasi Ahlak Yasasını Meclis’e gönderdik. Cumhurbaşkanımıza da bilgi verdim. Fakat o andan itibaren ipler koptu.
Çünkü, ‘Siyasi Ahlak Yasası’ paketinin içinde İmar Yasası ve İhale Yasasının yenilenmesi, Siyasetin Finansmanı Yasası, hediye yasağı da gelecekti. Bütün bunlarla ilgili paket geçtiğinde bir anda siyaseti çıkar için yapanların yolları kapanmış oluyordu.”
Ahmet Davutoğlu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine, bu yasa çıkarsa “ilçe başkanı bile bulamazsın Ahmet Bey” dediğini de söyledi.
Ahmet Davutoğlu, devamında Başbakanlıktan ve AKP Genel Başkanlığından ayrılmasına sebep olanları şöyle açıkladı:
“Avrupa Birliği karşıtlarının düşmanlıklarının birisi özgürlükler diğeri siyasi ahlak. Kulvarın ikisi birden bana karşı geldiler. Parti içinde darbe yapıldı, siyasi ahlak yasası engellendi, yolsuzlukların önü açıldı. Türkiye’nin kaderini etkilediler.”
Peki, bu operasyonun Türkiye’ye maliyeti ne oldu?
EĞİTİM SİSTEMİMİZİN İKİ EKSİĞİ: EĞİTİM VE SİSTEM – Ruhittin SÖNMEZ
EĞİTİM SİSTEMİMİZİN İKİ EKSİĞİ: EĞİTİM VE SİSTEM - Ruhittin SÖNMEZ
Geçtiğimiz günlerde Nokta TV ekranlarında, “Geniş Açı” programında, eğitimci ve sendikacı Adem Ellialtıoğlu ile eğitimin ve öğretmenlerin sorunlarını konuştuk.
Program boyunca konuştuğumuz veriler, sahadan gelen acı tecrübeler ve istatistikler beni yıllar önce rahmetli Nurettin Topçu’nun o meşhur ve can yakıcı tespitine geri götürdü:
”Türkiye’de eğitim sisteminin iki büyük eksiği vardır: Biri eğitim, diğeri sistem.“
Bugün okullarımız geçmişe nazaran çok daha konforlu, binalarımız büyük, sınıflarımızdaki teknolojik imkânlar daha fazla. Ancak, “Eğitim ve Öğretim” kurumlarımızda, öğretimi yarım yamalak yaparken, eğitimden tamamen vazgeçtiğimiz bir dönemden geçiyoruz.
PARTİLERİN RAPORLARI VE İKİNCİ ÇÖZÜM SÜRECİNİN AKIBETİ – Ruhittin SÖNMEZ
PARTİLERİN RAPORLARI VE İKİNCİ ÇÖZÜM SÜRECİNİN AKIBETİ - Ruhittin SÖNMEZ
TBMM’de “Terörsüz Türkiye” komisyonuna katılan partiler raporlarını verdiler.
DEM Parti’nin raporu tam olarak PKK ve Öcalan’ın taleplerini dile getiriyor. Sorunu "Terör" parantezinden çıkarıp "Statü" ve PKK jargonunda tanımlandığı şekliyle "Demokratik Cumhuriyet" zeminine çekmeye çalışıyor.
DEM Parti, sürecin idari kararlarla değil, TBMM tarafından çıkarılacak, özel bir "Barış Yasası" ile yürütülmesini şart koşuyor. Bu yasanın, sürece katılan siyasetçiler ve bürokratları gelecekteki yargılamalardan koruyacak hukuki bir zırh niteliği taşımasını istiyor.
Bu talep, yapılanların mevcut hukuk düzenine göre ağır suçlar olduğu ve cezalar doğurabileceğinin farkında olduklarını göstermektedir.
DEM/PKK kanadı “ulus-devlet modellerinin krizde olduğunu” ve çözümün "Demokratik Cumhuriyet" modelinde yattığını savunarak, Türkiye’nin milli ve üniter yapısını hedef alıyor.
Öcalan süreçte "başmüzakerecisi" olarak konumlandırılmakta. Önce Öcalan’ın, üzerindeki tecridin kaldırılması ardından, “umut hakkı” çerçevesinde serbest bırakılması ön şart olarak ileri sürülüyor.
“Silahların bırakılması çağrısı “Kürt kimliğinin anayasal tanınması” yani Türkiye Cumhuriyeti’ni Türk ve Kürt iki kurucu ortağın devleti haline getirilmesi şartına bağlanmakta.
Anadil hakları ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi. Yani Kürtçenin fiilen resmi dil olması ve yerel yönetimlerin özerk yapılar haline gelmesi hedeflenmekte.
DEM Parti'nin raporundaki "Demokratik Cumhuriyet" vurgusu ve Barış Yasası bir ara hedef. Partinin güçlü olduğu illerin Türkiye’den hemen ayrılması yerine, özerk veya federasyon yapısı içinde belli bir palazlanma devresinden sonraya ertelediğini gösteriyor.
DENETİMSİZ GÜÇ, CEZASIZLIK VE AHLAKİ ÇÖZÜLME – Ruhittin SÖNMEZ
DENETİMSİZ GÜÇ, CEZASIZLIK VE AHLAKİ ÇÖZÜLME - Ruhittin SÖNMEZ
AKP kadrolarına en yakın gazeteci/ televizyonculardan biri olan Mehmet Akif Ersoy üzerinden başlatılan soruşturma çok dikkat çekti. Aslında bu vaka bir tane değildi.
Bu örnek, dindar aile ortamlarında ve eğitim kurumlarında yetişmiş, iktidara yaslanmanın sağladığı imkanlarla şöhrete, paraya ve dokunulmazlığa kavuşmuş kişilerde ahlaki bozulmanın sistemik bir hal aldığını gösteriyor.
Levent Gültekin “Şatafatlı Mağlubiyet: İslamcıların İktidarla İmtihanı” kitabında anlatmıştı.
Abdurrahman Dilipak, içeriden biri olarak özeleştiri niteliğinde, İslamcı kesimde gösteriş, şatafat düşkünlüğüne; İslami ritüellerin, kavramların nasıl içlerinin boşaltılıp bayağılaştığına dair yazdıklarını da okumuştuk.
Dilipak “masa, kasa, nisa” olarak tanımladığı makam, zenginlik ve kadın alanında nefisleri sınanan (imtihan edilen) İslamcılar içinde sınavı geçen pek az kimse olduğunu söylüyordu.
Ancak biz yine de sosyete umreleri, tahtlı-sandallı düğünler, after umre partileri, İslami baby showerlar, alkolsüz şampanyalar, 40 günlük bebeğe mevlitte tek taş pırlanta takmak gibi görgüsüzlükleri, İslamcı papatyalar olmaya hevesli, dar bir kesimin özentisi zannediyorduk.
Daha sonra gördük ki bunlar ve daha beteri yozlaşma AKP’ye yaslanan zümrelerde oldukça yaygın hale gelmiş. İhale kapmak için ihrama bürünüp umreye giden ama dönüşte free shop’ta viski alırken yakalananlar… Kokain çeken, fuhuş yapan bürokratlar, TV spikeri kızlar…
İmam Hatip kökenli, İlahiyat mezunu, kimi tarikat ehli, kimi İran tipi İslamcılar; alnı secdeye değen, Hac ve umre seyahatleri yapanlar içinde de büyük günahlar yaygınlaşmış: Rüşvet, iltimas, kamu malını, kul hakkını yeme gibi günahların yanında uyuşturucu kullanan, grup seks yapan, kadınları kullanarak iş bitiren tipler çoğalmış.
Dilipak, “Başörtüsü aksesuara dönüştü. Haram para cüzdanda durduğu gibi durmuyor” diyor.
Eskiden günah diye kadın elini sıkmayanlar, emrinde çalışan kadınları cariye sayıp istediğiyle kucaklaşıp, bunların içinden seçtikleriyle ilişkiye girer olmuşlar. (Sabahattin Önkibar’ın İhlas Holding kurucusu Enver Ören hakkında anlattıkları içinde daha ilginç olanları da var.)
Casinolarda rulet masasında kumar oynarken yakalanan muhafazakar bakan çocuğunu gördüğümüzde bireysel bir günah saydık. AKP genel merkezinde çalışan, lüks otomobili içinde kokain çekenler de bizi ürpertmedi. Bu ahlaki çözülmenin sebebini ve sonuçlarını düşünmedik.
Şeffaf bir hukuk devleti ve liyakat sisteminden uzaklaşma ile bağını göremedik.
KUR’AN’DA ANLATILAN ZALİM İKTİDAR ÖRNEĞİ – Ruhittin SÖNMEZ
KUR’AN’DA ANLATILAN ZALİM İKTİDAR ÖRNEĞİ- Ruhittin SÖNMEZ
Yapımcı ve sunuculuğunu yaptığım Geniş Açı adlı TV programında son bölümün konu başlığı “GÜÇ VE İKTİDAR SAVAŞLARINDA DİN UNSURU” idi. Konuğum Hukukçu, İlahiyatçı, Yazar Tevfik Karabulut kendisini bu konularda inceleme yapmaya sevk eden şeyin Firavun- Haman- Karun- Belam dörtlüsünün ilişkilerine dair Kur’an-ı Kerim’de anlatılanlar olduğunu söyledi.
Bu ayetler zalim iktidarla, iktidarı ayakta tutan güçleri değerlendiriyor. Konu siyaset sosyolojisi ve ilahiyat disiplinlerinin kesişim noktasında durmaktadır.
Kur'an-ı Kerim’de anlatılan kıssalar sadece tarihi süreçte gelip geçmiş kavimlerin hikayeleri değildir. Firavun, Haman, Karun ve Belam; şahıslardan öte, her çağda ve her coğrafyada ortaya çıkabilecek zihniyetlerin ve yönetim biçimlerinin sembolleridir. Her dönemde adları değişse de bu isimlerin temsil ettiği güçler hep var oldu.
BASKILARA KARŞI MİLLİ DİRENİŞ – Ruhittin SÖNMEZ
BASKILARA KARŞI MİLLİ DİRENİŞ - Ruhittin SÖNMEZ
Dünyadaki çoğu gelişmiş veya gelişmekte olan devletler “karşılıklı bağımlılık” ilişkisi içindedir.
Tek başına dünyayı yönetebilen bir devlet yok.
Bunun için devletler çeşitli örgütlerin çatısı altında farklı ticari, siyasi, dini, teknolojik işbirlikleri ile
dünyayı daha yaşanabilir, daha gelişmiş bir gezegen haline getirme çabalarının paydaşıdırlar.
Elbette bu ülkelerin bir kısmı emperyalist ve sömürgeci zihniyetlerini tamamen terk etmiş değiller. Ancak bazı küresel sorunlarda insanlık birlikte çözüm üretmeye mecbur kalmakta. Savaş ortamına girmeden veya boyutu büyümeden bu mecralarda görüşmeler yoluyla çözüm aramaktalar.
İnsan hakları, özgürlükler geçen yüzyıla göre daha iyi durumdaysa bu da yine belli yapılar altında devletlerin bağımsızlıklarından kısmen feragat ederek ortak ilkeleri uygulama çabasının eseridir.
Türkiye “bağımsız bir devlet” olmasına rağmen, kendi iradesiyle Birleşmiş Milletler, AB, NATO gibi uluslararası örgütlerin üyesidir. Birçok uluslararası sözleşmenin de tarafıdır. Bu örgütlerin çatısı altında veya bu sözleşmeler kapsamında diğer devletler gibi Türkiye de tam bağımsız değildir.
Bu kapsamda Anayasamızın 90. Maddesi’ne göre, “milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. (Hatta) Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.”
Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine (AİHS) taraftır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) kararlarına uyacağını taahhüt etmiştir. AİHS’ne taraf olmak Türkiye’ye çok şey kazandırdı.
YENİ ORTADOĞU TASARIMI VE TÜRKİYE – Ruhittin SÖNMEZ
YENİ ORTADOĞU TASARIMI VE TÜRKİYE - Ruhittin SÖNMEZ
Ortadoğu’nun yeniden tasarımındaki önemli aktörler, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun son açıklamaları dikkat çekici.
ABD Büyükelçisi Tom Barrack Yunan gazetesi Kathimerini’ye verdiği röportajda şunları söylüyor:
“Eskiden Baharat ve İpek Yolları, Doğu’yu Batı’ya üç veya dört farklı güzergâhtan bağlıyordu. Ve bu refah yolu boyunca medeniyetler harmanlandı. Bu tekrar yaşanabilir ancak 1919’dan beri ulus devletler tarafından engelleniyoruz. Her devletin farklı bir hükümet türü tarafından yönetilmesi fikri pek iyi işlemedi.”
Açıkça bu şahıs; Ulus devlet yapılanmalarını kaldırmaktan, sınırları ve siyasal engelleri kaldırıp,
enerji ve ticaret hatları temelli, bölgede yeni bir yapı kurmaktan söz ediyor. “Her bir ulus devleti ikna etmek zor oluyor. ABD’nin kontrolünde üniter ve milli olmayan bir devlet kurmamız lazım” anlamında konuşuyor.
Sözün içindeki “1919’dan başlayan” ibaresi önemli. Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter milli devlet yapısından hoşnutsuzluğunun ve “1916’da İngiliz ve Fransızların Sykes–Picot ile çizdiği düz çizgilerden ibaret devletleri” istemediğinin ifadesi.
Barrack daha önce “İsrail bölgede güçlü ulus devlet istemiyor” demişti. Şimdi ABD’nin de istemediğini açıklamış oldu.
ABD Büyükelçisi, Kıbrıs konusunda, “Sağlıklı bir vücudun ortasında apse olamaz. Vücudun her
bir parçasının iyileştirilmesi gerekir” cümlesiyle KKTC için apse (irin) benzetmesi yaptı.
Barrack’ın birkaç ay önceki şu sözleriyle birlikte düşünelim: “Türkiye, İsrail, Körfez, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün, kuzeye çıkın Azerbaycan, Ermenistan… Bunları birleştirdiğinizde dünyanın en güçlü bölgesi ortaya çıkar.”
Kanaatimce, ABD Planının bölgesel hedefi İran’a karşı Türkiye-İsrail cephesi inşa etmektir.
Küresel boyutu ile de Çin’i karadan ve denizden Avrupa, Güney Asya ve Afrika’ya bağlayacak “Kuşak ve Yol projesini” işlevsiz bırakmaktır.