
DİNDE ŞEKLİN ÖZÜ TÜKETMESİ – Ruhittin SÖNMEZ
DİNDE ŞEKLİN ÖZÜ TÜKETMESİ - Ruhittin SÖNMEZ
"Dinler yasaklar üzerine kurulur, ancak dindarlar tarafından ritüellerle tüketilir."
Bu sözü İlahiyatçı-yazar Ayşe Sucu’nun sosyal medya paylaşımından aldım. Ayşe Sucu dinler tarihinin belki de en derin ancak üzerinde en az konuşulan trajedisini bu tek cümleye sığdırmış.
Ritüel inancın şekilsel ve kurallaşmış uygulamalarıdır.
Önce "ibadet" ile "ritüel" ayrımını netleştirmemiz gerekiyor. Bizler genellikle ibadet denilince namaz, oruç, zekât, hac, kurban kesme gibi eylemleri anlarız. Oysa Kur'an bunları "nüsuk" (ritüel/şekilsel uygulamalar) kategorisinde değerlendirir.
İslam, birtakım ritüeller toplamından ibaret bir din değildir; aksine hayatın tamamını ibadetleştiren bir dindir.
Gerçek manada ibadet; tüccarın dürüstlüğüdür, işini kaliteli yapmaktır (salih amel), zalim idareciler karşısında hakkı söylemektir. Bugün inancı şekle hapsedenler, ibadeti ahirette köşk veya huri kazanmak için yapılan bir "tüccar hesabına" ya da psikolojik bir meditasyon seansına indirgemiştir.
Oysa mazlumların ahı göğü inletirken bir köşede doksan dokuzluk tespih çekmek, haksızlığa karşı dilsiz şeytan olup "pasif ve miskin" bir itaatkâr vatandaşa dönüşmek ibadet değildir.
İbadet bir duruştur; haksızlığa, yolsuzluğa ve yoksulluğa isyan etmek, kölelikten özgür insan olmaya yükselmektir.
Ancak insan psikolojisi, zor olan bu "ilkeli duruşu" değil, egoyu okşayan şeklî ritüelleri (nüsuk) sever. Çünkü içinizde büyütmediğiniz kibri, rüşvete uzatmadığınız eli veya devletlüler karşısında eğmediğiniz başı kimse alkışlamaz. Oysa görünür ritüeller kişiye anında belli kesimlerde bir itibar kazandırır.
Asıl amacı insanı yalandan, kul hakkından ve kibrinden koruyacak birer "manevi kalkan" olmak olan ritüeller; zamanla işlenen günahların, liyakatsizliğin ve çiğnenen adaletin, kul haklarının üzerini örten birer örtüye dönüşür.
TÜRK MİZAHTAN KORKMAZDI, GÜLMEYİ SEVERDİ – Ruhittin SÖNMEZ
TÜRK MİZAHTAN KORKMAZDI, GÜLMEYİ SEVERDİ - Ruhittin SÖNMEZ
Prof. Dr. A. Bican Ercilasun Yeniçağ Gazetesinde “Türk, Mizahtan Korkmaz” başlıklı çok değerli bir köşe yazısı yazdı. Yazı “Mizahtan korksaydık Nasrettin Hoca’mız olur muydu? cümlesiyle başlıyor.
Ercilasun Hoca yazısında Türk kültürünün tarihsel köklerinden (Divânu Lugâti't - Türk’teki küg ve külüt kavramlarından) yola çıkarak Türk milletinin fıtri olarak mizahtan korkmadığını ve gülmeyi sevdiğini anlatıyor. (Küg, dilden dile dolaşan güldürücü nükte; külüt ise komik/güldüren kişidir.)
Bu kavramlar Türklerin 11. yüzyılda bile mizahı hayatın merkezine aldığını, mizahı toplumsal bir harç olarak kullandığını gösteriyor.
Deli Dumrul fıkralarda Azrail ile vuruşmaya kalkardı. Nasreddin Hoca dini figürleri latifeyle eleştirirdi. Karagöz’le Hacivat dini kendi çıkarları için kullanan kişilere, yobazlığa ve batıl inançlara yönelik eleştiriler yapardı. Rüşvet olaylarını, adaletsiz yöneticileri ve halkı ezen memurları eleştirirdi. Bektaşi fıkraları, Bekri Mustafa, Karadeniz fıkraları dini motifler üzerinde latif bir şekilde düşünmemizi sağlar.
Günümüze kadar Türk kültürü, Nasreddin Hoca’yı, Deli Dumrul’u, Karagöz ile Hacivat’ı ve diğer mizah karakterlerini dışlamamış, bağrına basmıştır.
Ercilasun Hoca, tarihi örneklerden yola çıkarak, “Türk mizahtan korkmaz, gülmeyi sever. Yöneticilerin hedeflerinden biri de milletin yüzünü güldürmek olmalı” demiş yazısında.
Ama ben yazımın başlığını “Türk Mizahtan Korkmazdı, Gülmeyi Severdi” diye geçmiş zaman ekiyle kullandım.
Çünkü günümüz Türkiye’sinde mizaha karşı derin bir hoşgörüsüzlük, cezalandırılan mizahçılar/çizerler ve gülmeyen, tedirgin ve kasvetli çehreli bir toplum olduğumuz gerçeği ile karşı karşıyayız.
Forward Deployed Engineering ile AI Projelerinde Başarı – Aleyna SOYER
Forward Deployed Engineering ile AI Projelerinde Başarı - Aleyna SOYER
FDE (Forward Deployed Engineering), iş ve teknoloji ekipleri arasında köprü kurarak yapay zeka projelerinin başarıyla hayata geçirilmesini sağlar.
Yapay zeka son yıllarda büyük bir hızla gelişse de, şirketlerin bu alana yaptığı yatırımların önemli bir kısmı beklenen etkiyi yaratamıyor. Bunun temel nedeni, geliştirilen yapay zeka çözümlerinin şirketlerin mevcut iş akışlarına tam olarak uyum sağlayamaması. Yani sorun artık yeni bir model geliştirmekten çok, o modeli günlük operasyonların doğal bir parçası haline getirebilmek.
Tam da bu noktada İleriye Yönelik Mühendislik (Forward Deployed Engineering - FDE) yaklaşımı öne çıkıyor. FDE modelinde mühendisler yalnızca uzaktan geliştirme yapan teknik ekipler olmuyor; doğrudan müşterinin çalışma ortamına giderek süreçleri yerinde gözlemliyor, çalışanlarla birlikte hareket ediyor ve sorunları kaynağında anlamaya çalışıyor. Böylece ortaya çıkan çözümler, teorik varsayımlara değil gerçek ihtiyaçlara dayanıyor.
FDE'lerin en önemli görevlerinden biri, teknik ekiplerle iş birimleri arasında güçlü bir köprü kurmaktır. Bir yandan yapay zeka teknolojilerinin teknik gereksinimlerini iyi bilirler, diğer yandan şirketin işleyişini ve hedeflerini anlarlar. Bu sayede iş ihtiyaçlarını mühendislik gereksinimlerine dönüştürürken, teknik detayları da karar vericilerin anlayabileceği şekilde aktarabilirler. Sonuç olarak geliştirilen sistemler, gerçek çalışma koşullarında daha verimli ve sürdürülebilir hale gelir.
Bu yaklaşımın giderek daha fazla önem kazanması, büyük teknoloji şirketlerinin yatırımlarında da açıkça görülüyor. Örneğin Amazon Web Services (AWS), ajan tabanlı yapay zeka çözümlerinin kurumlarda daha hızlı hayata geçirilmesi amacıyla kendi FDE organizasyonuna yaklaşık 1 milyar dolarlık yatırım yaptı. AWS mühendisleri, Amerikan Futbolu Ligi (NFL) gibi büyük müşterilerle birebir çalışarak, normalde aylar sürebilecek entegrasyon süreçlerini birkaç haftaya kadar düşürebildi. Proje tamamlandıktan sonra ise müşterilere kapsamlı dokümantasyon ve eğitim desteği sağlayarak sistemleri kendi ekipleriyle sürdürebilmelerini hedefliyor.
Sonuç olarak FDE yaklaşımı, yalnızca bir yazılım geliştirme modeli değil, aynı zamanda yapay zekanın iş dünyasında gerçekten değer üretmesini sağlayan önemli bir çalışma biçimi olarak öne çıkıyor. Çözümler doğrudan çalışanların ihtiyaçlarına ve mevcut iş süreçlerine göre geliştirildiği için yeni teknolojilere karşı oluşan direnç azalıyor, benimsenme süreci hızlanıyor ve şirketler yapay zeka yatırımlarından daha somut sonuçlar elde edebiliyor. Günümüzde yapay zekadan gerçek iş değeri üretmek isteyen kurumlar için başarının anahtarı, teknolojiyi sadece geliştirmek değil, onu operasyonların doğal bir parçası haline getirebilmektir.
AK PARTİ’DE KÜSKÜNLERİN SUSKUNLUĞU – Ruhittin SÖNMEZ
AK PARTİ’DE KÜSKÜNLERİN SUSKUNLUĞU - Ruhittin SÖNMEZ
İçinde bulunduğumuz ortamda doğruları söylemek ve iktidarın yaptıklarına ayna tutmak çok risklidir. Gözaltılar, tutuklamalar ve yargılanmaları göze almak gerekiyor. Bu yüzden muhalif bilinen gazeteci ve yazarlar yazı ve sözlerini defalarca kontrol ederek, her sözcüğü tartarak yazmaya ve adeta bir “otosansür” sürecine itildi.
Buna karşılık, geçen hafta AK Parti'nin kurucu kadrosunda yer alan, eski Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Hüseyin Çelik'in, Şule Aydın'a verdiği röportajda, iktidara yönelik radikal eleştirilerini okuyunca şaşırdım. “O’nun şu ifadeleri, muhalif bir gazeteci tarafından söylense doğrudan ağır ceza mahkemelerinin konusu olurdu” diye düşünmeden edemedim:
"Bizim ismi cumhurbaşkanı olan padişahlarımız oldu."
Biz nasıl bir cumhuriyet olacağız? Demokratik, laik,sosyal bir hukuk devleti mi olacağız, yoksa otokratik, totaliter bir cumhuriyet mi olacağız?"
"Bugün hükümetin yönlendirmesi ve şekillendirmesiyle hareket eden savcı ve hakimlerin zihniyeti aynıdır kardeşim...
Eğer yargı bağımsız olmazsa, eğer yargı tarafsız olmazsa yani adalet bozulmuşsa tuz kokmuş demektir."
“15 Temmuz sonrası kendisini muhafazakâr olarak adlandıran insanlar sadece bir bankaya para yatırdıkları için gerçekten zulme uğradılar.”
"15 Temmuz... Bunun bir görünen yüzü var... Bir de görünmeyen yüzü var.
Demek ki bu görünmeyen yüzünün bilinmesi istenmiyor. "Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, dönemin MİT Başkanı Hakan Fidan... Bu insanlar niye gelip ifade vermediler?... Siz o saate kadar bu darbeyi önleyebilecekken niye önlemediniz?"
"Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi,Türk tipi başkanlık Türkiye'nin felaketi olmuştur...
Meclis şu anda etkisiz ve yetkisizdir. Rus Dumasıyla bizim meclis arasında bir fark yoktur diyorum."
"Tayyip Erdoğan'dan sonra da AK Parti'nin yaşama şansı yoktur."
Cumhuriyet saltanat gibi veliahdınızın aile içerisinden seçildiği bir sistemin adı değil...
Elbette bana göre de bunlar ve benzerlerinin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Ama yargımızın “fiile göre değil faile göre yargılama” yaptığını gösteren örneklerini ve bir kısım muhalefetin “bize düşman hukuku uygulanıyor” iddialarını hatırdan çıkarmamak gerekiyor.
Bu kadar radikal cümlelerin sahibinin hukuki bir yaptırımla karşılaşmamasının veya partiden ihraç edilmemesinin temel sebebini iyi anlamamız gerekiyor.
NİÇİN OKUMUYORUZ? – Seyfettin KARAMIZRAK
NİÇİN OKUMUYORUZ? - Seyfettin KARAMIZRAK
"Kitapsız bir oda, ruhsuz bir beden gibidir.” Cicero
"Okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza inen bir yumrukla uyandırmıyorsa, ne işe yarar?" Franz Kafka
Okumak bir sevda, her gün küçük adımlarla beslenmesi gereken bir yoldur. İnsanlık tarihi, okumanın tarihidir. Yazının bulunmasıyla birlikte insan yalnızca konuşan değil, düşünen, biriktiren ve geleceğe seslenen bir varlığa dönüşmüştür.
Kitaplar sayesinde uygarlıklar kurulmuş, düşünceler kuşaktan kuşağa aktarılmış, insanlık karanlıktan aydınlığa doğru uzun bir yolculuğa çıkmıştır.
Bugün toplumların en önemli sorunlarından biri yalnızca ekonomik ya da teknolojik geri kalmışlık değildir; asıl sorun düşünsel yoksullaşmadır.
Okumayan toplum düşünemez, sorgulayamaz, üretemez. Okuma alışkanlığını yitiren birey, belleğini, hayal gücünü, estetik duyarlığını ve yaşama sevgisini de kaybeder.
Kitap yalnızca bilgi veren bir araç değildir; insan ruhunu besleyen, ona derinlik kazandıran bir yaşam kaynağıdır.
TRUMP’IN DOSTLUĞUNUN TÜRKİYE’YE BEDELİ – Ruhittin SÖNMEZ
TRUMP'IN DOSTLUĞUNUN TÜRKİYE'YE BEDELİ - Ruhittin SÖNMEZ
Donald Trump’ın Ankara’daki NATO Zirvesi sırasında da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “sadık dost”, “güçlü lider” ve “her istediğimi yapan” biri diyerek övdü.
“Türkiye birçok açıdan, sadık olduğunu düşündüğümüz diğer ülkelerden çok daha sadık bir müttefik oldu.”
“Dostum Erdoğan çok güçlü bir lider.İ lk tanıştığımız günden beri anlaştık. Bir pastörümüz vardı... Rahip Brunson... Uzun hapis cezasına çarptırılmıştı... Cumhurbaşkanını aradım ve hemen serbest bıraktı. Evanjelik camia bunu asla unutmayacak...”
“Onu seviyorum. İran'la savaşa girmek için başlıca adaylardan biriydi. Belki İran tarafında, çünkü İsrail'in büyük bir hayranı değil, biliyorsun. O’na dışarıda kalmasını rica ettim ve O da yaptı.”
Trump’ın Rahip Brunson ile ifadeleri Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığı, yargının tarafsız ve bağımsız olmadığı kanaatini pekiştiriyor. İran savaşı bağlamında “rica ettim, dışarıda kaldı” ifadeleri de Erdoğan’ın milli menfaatlere göre değil, talimatlara göre hareket eden bir lider olduğu algısı oluşturuyor. Türkiye’nin dış politika özerkliğini sorgulatıyor.
Resmi yetkililerin bu tabloya karşı suskun kalması ise “güçlü ve bağımsız ülke”iddiamızı gölgeliyor. Kısa vadeli savunma ve ekonomik kazanımlar umudu, uzun vadede stratejik maliyetleri beraberinde getirebilir.
Trump'ın anlatımında "Ne istersem yapıyor ve yaptırıyorum"mesajı iki devletin ilişkisinin özü olarak görünüyor. "EverythingI’ve ever askedhimfor, he’sdone" ("Ondan istediğim her şeyi yaptı") gibi ifadelerle bunu netleştiriyor. Bu, kişisel sadakat + karşılıklı fayda eksenli Trump'ın tarzına uyuyor
Trump’ın bu sözleri ve Erdoğan’ın suskunluğu, Türkiye’nin manevra alanını daraltıyor. Kamuoyunda ve uluslararası arenada “ABD’ye bağımlı” algısı güçleniyor. Bu, NATO üyesi bir ülkenin bölgesel liderlik iddiasıyla çelişiyor.
5 İKİ GENCİN SİVİL İTAATSİZLİĞİ – Ruhittin SÖNMEZ
5 İKİ GENCİN SİVİL İTAATSİZLİĞİ - Ruhittin SÖNMEZ
Son günlerde herkesin sosyolojik dersler çıkarması gereken iki çarpıcı olay yaşandı. Türkiye gündemi sıralamasını belirleyen bu olaylar gençliğin "otorite, meşruiyet ve liyakat" kavramlarını nasıl tanımladığını gösteriyordu.
İlk olay, Boğaziçi Üniversitesi felsefe bölümünden çift diplomayla mezun olan Hasan Akdağ isimli gencin diploma töreni sırasındaki pasif eylemi idi. Bu genç, liyakat yerine siyasi sadakatle atandığını düşündüğü ve öğrencilerin "paraşüt akademisyen" olarak nitelendirdiği bir öğretim üyesiyle fotoğraf karesine girmeyi reddetti. Törende öğrenci diplomayı çekerek almaya çalışırken, akademisyen ise bir süre diplomayı vermemek için direndi.
Boğaziçi Üniversitesi’nin atanmış rektörü, akademisyen Yasin Ramazan Başaran’dan diploma alırken fotoğraf çektirmek istemeyen gencin “mezun kartı”nı İPTAL etti ve 5 yıl “kampüse giriş” yasağı koydu.
İkinci olay ise kendi iradesiyle teslim olduğu halde ters kelepçeyle gözaltına alınan komedyen Deniz Göktaş’ın tavrı idi. Göktaş, tutuklu yargılandığı adliyede, kendisini "emrivaki" bir şekilde ziyaret eden Kemal Kılıçdaroğlu’na beklenmedik bir cevap verdi. CHP’nin mahkeme kararıyla atanmış genel başkanına, kişisel bir minnet göstermek yerine, "Benim ve gençlerin talebi budur, lütfen CHP’yi salın"dedi.
Baştan belirtmem gerekir ki; bu analizi, söz konusu gençlerin siyasi görüşlerinden veya komedyenin toplumun inanç ve değerlerine saygısızlık olarak değerlendirilen sözlerinden, yargılandığı davanın hukuki içeriğinden tamamen bağımsız olarak yaptım.
Meseleyi sadece ortaya konulan "ilkesel duruş" ve buna karşı sergilenen "kurumsal reaksiyon" kapsamında ele aldım.
YUGOSLAVYA ÖRNEĞİ – Ruhittin SÖNMEZ
YUGOSLAVYA ÖRNEĞİ - Ruhittin SÖNMEZ
Türkiye’yi üniter milli yapısından, Türk - Arap – Kürt (TAK)bileşenlerinin kurucu kabul edildiği bir federasyona dönüştürme hayalini taşıyan ve bu fikre söylemleriyle halkımızı alıştırmaya çalışanlar var. Buna karşılık bir federasyon yapısında iken üniter milli devletçiklere bölünen Yugoslavya örneğini bir kere daha hatırlatmak istiyorum:
Yugoslavya Balkanlarda İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan ve 1992 yılına kadar hüküm süren bir sosyalist federal cumhuriyetti. Bu devletin bulunduğu alanda bugün Sırbistan, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Karadağ, Slovenya ve Kosova bulunuyor.
Daha önce Kosova’nın Prizren ve Priştine şehirleri ile K. Makedonya’nın Başkenti Üsküp’ü birkaç defa ziyaret etmiştim. 2021’de Sırbistan (Niş ve Belgrad), Bosna- Hersek (Saraybosna, Mostar, Poçitel), Karadağ (Kotor ve Budva) ile Kuzey Makedonya (Ohrid)’i içine alan bir gezi yapmak ve eski Yugoslavya’nın çoğunu görmek nasip oldu.
İkinci Dünya Savaşı öncesi Yugoslavya topraklarında, Sırpların öncülüğünde 1918’de kurulan, Yugoslavya Krallığı bulunuyordu. Savaş sonrası, yıkılan Krallık yerine kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti (YSFC)’nin ilk başkanı Josip Broz Tito oldu.
Eski Yugoslavya döneminde yaşayan çoğu kişi Tito’yu büyük bir sevgi ve saygı ile anmaktadır. Halkın büyük çoğunluğu Tito’nun ülkeyi çok iyi yönettiği kanaatindeler.
OKULLAR YAZ TATİLİNE GİRERKEN – Seyfettin KARAMIZRAK
OKULLAR YAZ TATİLİNE GİRERKEN - Seyfettin KARAMIZRAK
“Çocukların nasihatten çok, iyi örneğe ihtiyaçları vardır.” Joseph Jouberth
26 Haziran 2026 Cuma günü, okullarda büyük bir hareketlilik vardı. Mutlulukla karnelerini alan öğrenciler, hem karne, hem de tatil sevincini birlikte yaşadılar. Uzun bir eğitim öğretim maratonunun sonunda, sevgili öğrencilerimiz özledikleri ve hak ettikleri yaz tatiline kavuştular.
Aslında 26 Haziran 2026 tarihimden iki hafta önce, öğrenciler için yaz tatili başlamıştı. Son iki hafta, okullarda büyük bir sessizlik vardı. Tek tük öğrencinin dışında hiçbir derslikte ders yapacak çoğunlukta öğrenci yoktu. Zaten öğretmenler de konuları bitirdiğinden ders de yapılmıyordu. Bazı okul ziyaretlerimde, torunlarımın söylem ve davranışlarında bu durumu yakinen gördüm.
Milli Eğitim Bakanlığımız, Haziran ayının ortalarından itibaren ayın sonuna kadar okulların durumunu inceletirse, eğitim öğretimin, okulların kapanmasına iki hafta kala
kendiliğinden tatil edildiğini SOMUT görebilir.
Teknolojik gelişmeler, her konuda olduğu gibi, eğitim öğretimi de derinden etkileyerek, okullardaki iş günü süresinin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmıştır.
Özellikle yapay zekâ, medya, TV, bilgisayarlar ve cep telefonları birçok konuda okulların öğretme işlevinden daha etkili hale gelmiştir.
Bu materyallerin ilgi çekici etkisi sayesinde, bilgiye ulaşma ve öğrenme; daha çabuk, daha kısa, daha cazip ve daha kolay bir hal almıştır. Kreş ve anaokulu öğrencileri, birinci sınıfa başlamadan okuryazar olmaktadırlar.
İSTİKLAL MECLİSİNDEN YÜRÜTME NOTERLİĞİNE – Ruhittin SÖNMEZ
İSTİKLAL MECLİSİNDEN YÜRÜTME NOTERLİĞİNE - Ruhittin SÖNMEZ
Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, “İstiklal Harbi’ni sevk ve idare eden Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni millete hizmet mücadelesinin kurmay aklı, merkez üssü ve lokomotifi” olarak nitelendirdi. Erdoğan, “Meclis’in bu misyonunu etkin şekilde yerine getirmesi halinde kazananın 86 milyon ve siyaset kurumu olacağını” da söyledi.
Erdoğan’ın TBMM'ye "kurmay akıl, merkez üssü ve lokomotif" rolünü atfetmesi gerçekten şaşırtıcı. Bu söylem kulağa ne kadar hoş ve asil gelse de, kurumsal gerçekliği örtmeye yetmiyor.
Erdoğan’ın yönettiği Türkiye’de TBMM’nin tamamen işlevsizleştiği ve etkinliğini kaybettiğine dair çok yazı yazdım.
Özellikle 2017 anayasa değişikliğinden bu yana Meclis'in geçirdiği yapısal ve işlevsel dönüşümü ve fiili uygulamaları inceleyerek Erdoğan’ın açıklamasındaki çelişkileri görebiliriz.
İKTİDARIN HUKUKÇULARI NEDEN SUSAR? – Ruhittin SÖNMEZ
İKTİDARIN HUKUKÇULARI NEDEN SUSAR? - Ruhittin SÖNMEZ
Geçtiğimiz günlerde Elif Çakır, Karar Gazetesindeki köşesinde, çok haklı bir soru sordu: AK Parti Meclis grubunda tam 63 hukukçu milletvekili var. Peki, göz göre göre yaşanan hukuksuzluklar, Anayasa ihlalleri ve adalet krizleri karşısında bu isimler neden suskun?
Bu soruyu bir adım daha ileri taşıyalım. Sadece Meclis sıralarında oturan 63 milletvekili mi? Adalet Bakanlığı’nın tepe noktalarındaki Bakan, Bakan Yardımcısı, hâkim/savcı kökenli bürokratlar, HSK üyeleri, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin koridorlarını dolduran başdanışmanlar, hukuk kurulları üyeleri... Hepsi hukuk fakültesi mezunu, hepsi kuvvetler ayrılığını ve evrensel hukuk ilkelerini iyi biliyorlar.
Öncelikle şu tespiti yapalım: Meclisteki milletvekilleri seçimle gelirler. Ancak adaylıkları ve seçilebilecek sıralara konulmaları Genel Başkanın iradesine bağlıdır. Bu yüzden “atanmış kişilerdir” diyebiliriz.
Gücü elinde tutan siyasi iradenin, siyasi veya idari makamlara “atadığı” hukukçulardan beklentisi adaletin tesisi değildir.
Peki, ne oluyor da bağımsızlığın sembolü olan o "iliksiz cübbelere", siyaset terzisi ilik açıyor, düğme dikiyor, cübbeler birer itaat üniformasına dönüşüyor?
Bu suskunluğun siyaset bilimi ve psikolojinin kavramlarıyla izah edilmesi gerekir.
BABA OLABİLMEK – Seyfettin KARAMIZRAK
BABA OLABİLMEK - Seyfettin KARAMIZRAK
“Artık yürümeyi öğrendim. Fakat hala düşmekten korkuyorum. Ellerimi bırakma baba!”
“Kalbi sevgi dolu, sevecen, cömert, kibar, kucağı sıcak, anlayışlı, şefkatli. Bu vasıfların tümünü taşıyan tek erkek… Ben ona baba diye sesleniyorum...”
“Çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Zira onlar size benzeyeceklerdir! Kendinizi terbiye edin.”
Baba olmak, öncelikle bir erkeğin kalbinde ve zihninde bir çocuğa yer açmakla başlar.
Babanın olumlu ve nitelikli ilgisi, çocukta özgüven oluşumunda, liderlik yapısının gelişmesinde, sosyal bir varlık haline gelmesinde, arkadaş ilişkilerinde olumlu kişilik
kazanmasında çok önemli rol oynar.
Çocuk, kitapların yazmadığı, öğretmenlerinin öğretmediği pek çok yaşam bilgisini babasından öğrenir. Baba, eşi ve çocukları için sevgi ve güven kaynağıdır. Çocuk anne ve babasını taklit ederek sosyal yaşama alışır. Bu nedenle anne-babanın çocuğa iyi örnek olması çok önemlidir.
KANUN KILIFINDA MÜDAHALELERLE HUKUK DEVLETİNDEN UZAKLAŞMAK – Ruhittin SÖNMEZ
KANUN KILIFINDA MÜDAHALELERLE HUKUK DEVLETİNDEN UZAKLAŞMAK - Ruhittin SÖNMEZ
Devlet, kaba kuvvetten ibaret bir aygıt değildir; onu çetelerden veya zümre tahakkümlerinden ayıran ve
meşru kılan yegâne unsur hukuktur.
“Kanun devleti” ile “hukuk devleti” kavramları birbirinden farklıdır. Totaliter rejimlerde bile, biçimsel olarak kanunların varlığı ve bunlara uyulması ülkeyi “kanun devleti” yapmaya yeter.
Oysa “hukuk devlet”, çıkarılan kanunların evrensel adalet ilkelerine, insan haklarına, liyakate ve anayasal sınırlandırmalara uygun olmasını şart koşar. “Kanun devleti” gücü yasallaştırırken, “hukuk devleti” gücü adaletle sınırlandırır.
Türkiye’de son yıllarda yapılan yasal düzenlemeler ve fiili uygulamalar, Türkiye’yi evrensel hukuk devleti standartlarından adım adım uzaklaştırmıştır. Devletin kurumsal hafızası ve denge-denetleme mekanizmaları ağır bir tahribata uğramıştır. Şekil olarak Meclis’ten geçen veya KHK ile yürürlüğe konan pek çok düzenleme, özü itibarıyla hukuk devletini aşındıran birer araca dönüştürülmüştür.
EĞİTİMDE ÖDÜL VE SEVGİNİN YERİ – Seyfettin KARAMIZRAK
EĞİTİMDE ÖDÜL VE SEVGİNİN YERİ - Seyfettin KARAMIZRAK
“Sevgi her zaman karşılık görür, kin de.” Dostoyevski
“Çocukları iyi yapmanın en iyi yolu onları sevindirmektir.” Oscar Wılde
Öğretmen-öğrenci ilişkilerinde, tehdit ve korkunun yerini, sevgi ve saygı ilişkisi almalıdır.
Öğrencinin; azarlayan, notu silah olarak kullanan, disiplin cezası veren, öğrencisini sevmeyen ve hatta döven öğretmeni sevmesi mümkün değildir.
Bir öğretmenimiz öğrencinin kulağını koparmıştı. İfadesini alırken ibret ve hayret verici bir cevap vermişti: “Çocuğun kulağı zaten yaraydı, çekince koptu!..”
Üzücü olan bir durum da, çok az da olsa hala bazı öğretmenlerin öğrenciye ceza ve şiddet uygulamayı savunmasıdır. Buna daha mesleklerinin başında olan aday öğretmenlerin stajyerlik kurslarında da zaman zaman tanık olmuştum.
MUHALEFETİN İÇTEN FETHİ VE YENİ REJİM İNŞASI – Ruhittin SÖNMEZ
MUHALEFETİN İÇTEN FETHİ VE YENİ REJİM İNŞASI - Ruhittin SÖNMEZ
Kemal Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararıyla CHP’nin başına getirilmesinin sadece CHP’nin iç meselesi olmadığı açık. Yakın tarihte Türkiye siyasetinin yargı kararlarıyla yeniden düzenlenmesine dair örnekleri hatırlıyoruz. CHP Belediyelerinden sonra, CHP tüzel kişiliğine yapılan müdahale bunların en önemlilerinden biridir.
Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik, “butlan” kararı ile başlayan sürecin mevcut rejimin bekasını sağlamaya yönelik kapsamlı bir devlet ve dış politika tasarımı olduğu görülüyor.
Ayrıca bu müdahalenin ABD’nin yeni Ortadoğu planlaması ve Türkiye’de iktidarın (AKP+MHP) Öcalan ve DEM ile yürüttüğü “yeni Çözüm Süreci” ile de bağlantısı olduğuna dair kuvvetli emareler var.
“Butlan” sonrası Kılıçdaroğlu yönetiminin attığı adımlar ABD, Cumhur İttifakı ve DEM Parti ekseniyle örtüşüyor mu? Bunu anlamak için aktörlerin temel argümanlarını yan yana koymak faydalı olacaktır:
ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu’da demokrasi yürümez, ‘müşfik monarşiler’ ve tek adam rejimleri lazımdır. Türkiye için en iyi sistem Osmanlı millet sistemidir” sözleri ABD’nin planları hakkında net bilgi veriyor.
ABD, İsrail’in güvenliği ve yayılmacılığı önündeki engelleri kaldırmak için böyle bir yapılanmayı gerekli görüyor. Bu söylemle hedeflenen, Ortadoğu’da, Türkiye’nin ABD vizyonuyla uyumlu bir aparat haline getirilmesidir.
Cumhur ittifakının önceliği ise Erdoğan’ın bir kere daha veya ömür boyu Cumhurbaşkanı olmasını sağlamaktır. Yıpranmış bir yönetim ve bozuk bir ekonomi ile seçim kazanma ümidi azaldığı için, rejimin bekası için muhalefetin tasfiyesi gerekli görülmektedir.
Seçim kazanmak için “kurumsuzlaştırılmış, lidersizleştirilmiş” bir muhalefet yaratmak önemli.
İlaveten bunu temin için yapılacak hukuk dışı müdahalelere ses çıkarmayacak, “rejime meşruiyet temin edecek” Trump ABD’sinin desteğine ihtiyaç duyulmaktadır.
Bu desteği kazanmanın şifrelerini Tom Barrack vermiştir.
Cumhur ittifakının kendi seçmen kitlesine “Yeni Osmanlıcı” söylemlerle, “bölgesel nüfuzu genişleteceğiz” propagandası ile ABD planına yakın durmayı açıklayabileceği düşünülmektedir.
İşte bu kavramlar geçen hafta “CHP’nin atanmış Genel Başkanı” tarafından da kullanıldı. Bu da “Kılıçdaroğlu’nun Cumhur İttifakı ile işbirliği içinde olduğu ve ABD’den meşruiyet aradığı” yorumlarına yol açtı.
ULTRA ZENGİNLEŞME VE DERİN YOKSULLAŞMA – Ruhittin SÖNMEZ
ULTRA ZENGİNLEŞME VE DERİN YOKSULLAŞMA - Ruhittin SÖNMEZ
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü Rubil Gökdemir arkadaşım son yazısında önemli bir habere yer verdi: “Türkiye, son yirmi yılda ultra zengin sayısındaki artış oranında dünyanın ilk sıralarına yükseldi. Ülkemizde ultra zengin kategorisinde değerlendirilen kişi sayısı 4208'e ulaştı.”
Yazı içinde “Türkiye'nin son çeyrek yüzyıldaki sosyolojik ve siyasi dönüşümünü anlamamıza yardımcı olabileceği için”, “bu 4208 kişinin kaç tanesi son 25 yılda ortaya çıktı?”sorusu öne çıkarılıyor.
Gerçekten bu soru çok önemli. Çünkü Türkiye’de devlete dayanmadan veya devletle anlaşmadan ultra zengin olmak pek mümkün değil.
2003 yılından 2026 Mayıs sonuna kadar geçen yaklaşık 24 yıllık sürede, iktidarın topladığı vergiler, yaptığı borçlanmalar ve sattığı özelleştirme gelirleri dahil devletin yönettiği toplam kaynak hacmi 4 trilyon dolar eşiğini aşmıştır.
Bu meblağ, Cumhuriyet tarihinin önceki tüm hükümetlerinin harcadığı toplam paranın çok üzerindedir. Bu devasa bir ekonomik gücün yeniden dağıtımı anlamına gelmektedir.
Asıl yakıcı soru, bu devasa kaynağın neden yüksek teknolojiye, üretime ve nitelikli eğitime değil de; betona, faize, israfa ve kendi zenginlerini yaratmaya aktarıldığıdır.
MUTSUZ VE UMUTSUZ GENÇLER ÜLKESİ – Ruhittin SÖNMEZ
MUTSUZ VE UMUTSUZ GENÇLER ÜLKESİ - Ruhittin SÖNMEZ
Anadolu’nun bağrında sessiz, derinden ve hepimizi yakacak büyük bir sosyolojik yangın büyüyor. Siyasetin yapay ve kısır gündemlerine (kayyımlar, "mutlak butlan" tartışmaları) hapsolmadan gerçek ve can yakıcı toplumsal gerçeğimize odaklanmamız gerekli. Çünkü siyaset geçici, sosyolojik çürüme kalıcıdır.
MAK Araştırma’nın yaptığı bir anket çalışmasının sonuçlarını Fatih Altaylı’nın Mehmet Ali Kulat ile yaptığı programda izledim. Bu araştırma Türkiye’deki genç kuşakların içinde bulunduğu sosyo-psikolojik durumu ve yapısal krizleri çok çarpıcı verilerle ortaya koymaktadır. Araştırma sonuçları geleceğimizi, yani gençliğimizi kaybetmekte olduğumuzu gösteren bir alarm niteliğinde.
Önce anketin bazı sonuçlarını özetleyelim:
Demografi ve Aile Yapısındaki Büyük Çözülme: MAK Araştırma, aynı yöntemle 2004 yılında (AK Parti iktidarının başında) ve Mayıs 2026’da, 18-33 yaş arası 8.000 gençle yüzyüze görüşerek, iki araştırma yaptı.
2004’te gençlerin tamamı evlenmek ve çocuk sahibi olmak istiyordu. %80'i 3, 4, 5 veya 6 çocuk hayal ediyordu. Nüfus artışı güçlüydü.
2026 anketinde (önceki araştırmadan 22 yıl sonra) değişim korkunç: Gençlerin yaklaşık %10'u artık hiç evlenmek istemiyor. Evlense bile çocuk istemeyenlerin oranı da yaklaşık %10. Genç nüfusun 5'te 1'i (aile ve çocuk kavramından) tamamen uzaklaşmış durumda. Artık evlenen ve çocuk isteyenlerin %80’i sadece 1, 2 veya 3 çocuk istiyor. Türkiye Batı gibi nüfus gerileme trendine geçti, en büyük güç olan genç nüfus kaybediliyor. Nüfus artışımızın negatife dönmesi, yakın gelecekte yaşlı, dinamizmini kaybetmiş ve sosyal güvenlik sistemi çökmüş bir Türkiye demektir
Ev Genci Oranı: "Ev Genci" (Ne eğitimde ne istihdamda olan- NEET) oranlarında Türkiye,%28-30 bandı ile OECD ülkeleri arasında maalesef ilk sıralarda yer almaktadır.
Beyin Göçü ve Gelecek Kaygısı: Gençlerimizin %64'lük kesimi başka bir ülkeye "kalıcı olarak gitmek isterim" diyor. Özellikle tıp, mühendislik ve yazılım alanındaki yeni mezunların Avrupa ve Kuzey Amerika’ya göçü, Türkiye'nin beşerî sermayesinde ciddi bir kan kaybına işaret ediyor..
Liyakat ve Torpil Algısı: Gençlerin %74,7'si işe girebilmek için liyakatin değil, kayırmacılık ve torpilin etkin olduğunu düşünüyor (Devlet-özel sektör ayrımı yapmaksızın). Uluslararası şeffaflık örgütlerinin Yolsuzluk Algı Endeksi'nde veriler de aynı gerçeği gösteriyor. Gençler arasındaki en büyük adalet kırılması "mülakat sistemi" ve "akraba/parti kayırmacılığı" üzerinden yaşanmaktadır.
HANGİ DERİN DEVLETİN AKLI? – Ruhittin SÖNMEZ
HANGİ DERİN DEVLETİN AKLI? - Ruhittin SÖNMEZ
Türkiye’de bir “derin devlet” yapılanması ve yapının siyasi gelişmeleri belirleyen “devlet aklı” denilen bir planlayıcı, uygulayıcı iradesi olduğuna dair tartışmalar yeniden alevlendi.
Çünkü son yıllarda siyasi gelişmelerin doğal seyrinde gitmediği açık. Daha önce tasavvuru dahi mümkün olmayan, hayatın olağan akışına aykırı bu sistematik olayların faili/ failleri olmalı.
Mesela, “Türk milliyetçiliğinin kalesi” olduğunu iddia eden MHP’nin bugünkü çizgiye geleceğini kim öngörebilirdi?
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Teröristbaşını “kurucu önder” ve “koordinatör”i lan etti. DEM/PKK taleplerini savunmaya devam ediyor.
Üç siyasi parti ve liderleri adeta eski MİT mensubu merhum Prof. Dr. Mahir Kaynak’ın şu sözlerini doğrulamak için gayret içindeler:
“Devlet, Türkiye'de dini ortadan kaldırmak isterse bunu en dindar/muhafazakâr parti eliyle yapar. Devlet, şeriatı veya dini kuralları getirmek isterse bunu laikliği savunan CHP eliyle yapar. Devlet, sınırları içerisinde bir Kürdistan kurulmasına karar verirse bunu milliyetçi/ülkücü MHP eliyle yapar.”
EĞİTİM ÖĞRETİMDE CEZANIN YERİ – Seyfettin KARAMIZRAK
EĞİTİM ÖĞRETİMDE CEZANIN YERİ - Seyfettin KARAMIZRAK / Eğitimci Yazar
Tarih boyunca, karşı çıkanlara rağmen, ceza eğitim ortamında her devirde kullanılmıştır. Bu gün ABD, Fransa, Almanya, Japonya gibi en ileri ülkelerde, ceza yasaklansa bile, eğitim ortamında işe koşulmaktadır.
Bizim eğitim dünyamızda ise; “Eti senin kemiği benim!..”, “Hocanın vurduğu yerde gül biter!..” gibi yanlış anlayışlar artık kalmadı.
Sevgi, bilgi ve özgürlük yaşanarak öğrenilir; yaşanmadan, bunlar yalnız bilinir; fakat uygulanamaz. Oysa çağlar boyunca okul sistemlerinde,“sevgiye” istendik düzeyde yer verilmemiştir.
Hala bazı okullarımızda dayak, baskı, otorite, aşağılama, alaya alma, tehdit, okuldan uzaklaştırma gibi cezalar görülebilmektedir. Böyle kurumlarda, öğrenci değil, öğretmen ve konular ön plandadır.
Sevginin, tutarlı bilgi ve özgürlüğün olmadığı eğitim ortamında, sevgi dolu, tutarlı bilgi ve becerilerle donanımlı özgür insanlar yetiştirilemez. Baskı, korku, tehdit, kin, nefret, öçalma vb. gibi duygulardan sevgi, acıma, hoşgörü, anlayış, içtenlik gibi duygular asla oluşamaz.
“Sevgi sevgiyi, korku korkuyu doğurur.”Geleneksel çocuk yetiştirme uygulamalarında, çocuğun olumlu davranışları değil, olumsuz davranışları izlenmektedir. Fizikî cezalarla, korkutma, ayıplama, ya da azarlama yoluyla, kötü ve istenmeyen davranışların yok edilmesine çalışılmaktadır.
TÜRKİYE UÇUYOR, YOLCULAR UYKUDA – Ruhittin SÖNMEZ
TÜRKİYE UÇUYOR, YOLCULAR UYKUDA - Ruhittin SÖNMEZ
Bundan üç yıl kadar önce, 31 Ağustos 2023’te, Türkiye’nin durumunu bir uçak metaforu üzerinden anlatmıştım. Seçimlerin hemen ardından ekonomide ve siyasette yaşanan şiddetli sarsıntılar üzerine kaleme aldığım yazının bugün maalesef hiç "eskimediğini" görüyorum. Uçağın rotasında, türbülansın şiddetinde ve yolcuların psikolojisinde değişen şeyler var elbet; ancak temel sorunlar yerli yerinde duruyor. Üç yıl önce yaptığım bu "uçuş değerlendirmesini" hatırlatıyor ve uçağın bugünkü rotası ve irtifasına dair birkaç yeni notu ise yazının sonunda sunuyorum.