Ahsen Okyar Söylenmek yerine söylemek lazım…

22Mar/170

Maturidiliğin Türk düşünce tarihi ve siyasî tarihi açısından önemi – Prof.Dr. Sönmez KUTLU

maxresdefault

Maturidiliğin Türk düşünce tarihi ve siyasî tarihi açısından önemi - Prof.Dr. Sönmez KUTLU

Bağdad’da Büveyhîlerin yükselişe geçtiği, Taberistân’da Zeydîlerin devlet kurduğu, İsmâîlîler/Karmatîlerin Orta Asya’da, özellikle Nesef, Semerkand ve Bedahşan’da Samanîleri tehdit edecek kadar güçlendikleri  ve Fâtımî-İsmâîlîlerin  Kuzey Afrika’da merkezi Mısır’da bulunan bir devlet kurdukları  dönemde, yeni müslüman olmuş Türkler arasından İslamî ilimlere  vakıf Mâturîdî’ gibi birisinin çıkması, son derece şaşırtıcıdır.

Çünkü  Semerkand İslam’la yaklaşık iki yüz yıl önce tanışmıştı. Bu dönemin büyük bir bölümü ise, savaşlar, entrikalar ve siyasî çalkantılarla geçmişti. Üstelik Mâturîdî, diğer bilginler gibi, Nisabur, Rey, Bağdad, Basra, Mısır, Şam, Kufe ve diğer kültür merkezlerine seyahat etmemiş birisiydi.

Mâturîdî, böyle bir dönemde ve bu kadar ağır şartlar altında, kendisini ilme vermiş ve bütün Türk dünyasını etrafında toplayan ve kendi adıyla anılan itikadî bir mezhep kurmuştur.

Kaşgarî’nin  Divânu Lugatu’t-Türk‘ü Türk dili açısından, Farâbî ve İbn Sinâ’nın felseyle ilgili eserleri İslam Felsefesi açısında ne kadar önemli ise, Mâturîdî’nin Kitâbu’t-Tevhîd‘i ve Te’vîlât‘ı da Türk din anlayışı ve Türklerin dini düşünce tarihi açısından, o  kadar önemlidir. Çünkü onun bu eserleriyle birlikte, akılcılık ve hoşgörü Türk din anlayışının  temel taşları olmuştur.

Mâturîdîliğin hakim olduğu bu kültür havzasında, bugün dahi hikmetleri Türk boyları arasında ezbere okunan Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli  ve Yunus Emre gibi büyük Türk mutasavvıflarının yetişmesine, Şiî/İsmâîlî fikirlerin etkisiz kılınarak Türk boylarının Hanefî-Mâturîdî din anlayışı etrafında toplanmasına ve Selçuklu ve Osmanlı adıyla bilinen büyük Türk devletlerinin kurulmasına zemin hazırlamıştır. 

Selçuklular döneminde, her ne kadar Hanefî Mutezilîlere ve İsmaililere karşı bir cephe oluşturmak amacıyla Eş’arilik resmî bir mezhep olarak benimsenmiş ve Nizamiye Medreseleri kurulmuş ise de, Türkler arasında bu medreselerin etkisinin sanıldığı kadar güçlü olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü bu Nizamiye medreselerinin yanısıra Hanefî-Maturidîlerin kendi medreselerinde Hanefî-Mâturîdî kültür okutulmaya devam etmiştir.

Diğer taraftan Türk kelamcıları arasında Eş’arîliği benimseyen ve bu kelamî sistemi desteklemek için eser yazan alim yok denecek kadar azdır.

Bu sınıfa girebilecek Osmanlı dönemi alimlerinden Taftazânî, aslında koyu bir Eş’arî olmayıp Eşarîlikle Mâturîdîliği uzlaştırmaya çalışan ilk kişilerden birisidir. Ancak o, Mâturîdî’nin Eş’arîlerle uyuşan görüşlerini Eş’arîliğe indirgemiş, Mutezile’ye parelel görüşlerini ise Mutezilenin görüşleri  diyerek görmezlikten gelmeye çalışmıştır. Onun bu tavrının Mâturîdîliğin yayılmasını, olumsuz yönde etkilediği söylenebilir.

Selçuklular döneminden başlayarak Eş’arîliğin Mâturîdîlik karşısındaki gücü, halk nazarında daha çok sufilikle olan ilişkisi dolayısıyla olmuştu. Eş’arîlik Gazalî ile birlikte Ehl-i Sünnet çevrelerinde Sufiliği meşrulaştırma fonksiyonu gördü ve pek çok Şâfiî-Eş’arî alim Sufilikle ilgili eserler yazdılar. Ama Türk dünyasında en fazla etkisi olan Eş’arî alimlerden birisi Gazalî oldu. Muhtemelen Nizamiye medreselerinde yetişen ve Eş’arîliği benimseyen önemli alimlerin çoğunluğu Fars asıllılardan oluşuyordu. Bütün bunlara rağmen, Selçuklular dönemi, Mâturîdî’nin görüşlerini savunan alimlerin yetişmesi bakımından en verimli bir dönem oldu ve Hanefî- Mâturîdî çizgide hem fıkıh hem de kelam sahasında çok sayıda son derece önemli eserler yazıldı.

Sufiliğin büyük destek gördüğü Osmanlı döneminde de,  Eş’arîlik, Gazalî ve Fahreddîn Râzî kanalıyla etkili olmaya devam etmiştir.  Örneğin Fahreddîn Razî, Maveraünnehir Maturîdî ulemasıyla tartışmalar yapan ve Mâturîdîleri zayıf düşürmeye çalışan eserler yazan birisi idi.

Ancak XV. asırdan itibaren Şiî-Sünnî çekişmesinin Türk-İran çekişmesine dönüşmesi sonucu  İmam Mâturîdî ve onun Türk Din Anlayışı yeniden keşfedilmeye başlanmıştır. Osmanlı alimlerinin Mâturîdî’den ve onun fikirlerinden bahsetmeye başlaması ve bu dönemdeTe’vîlât‘ın   yazmalarındaki artış,  bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır.

Mâturîdî’yi Osmanlı döneminde yeniden keşfeden önemli şahsiyetlerden birisi İbn Kemal Paşa ( 1534),  bir diğeri de Akkirmani (1760)’dir. Akkirmanî’nin “ İrâde-i Cüz’iyye Risâlesi” adlı eserinde geçen şu ifadeler bu açıdan son derece manidardır: “ Ma’lûm ola ki ef’al-i ‘ıbâd hakkında mezâhib-i adîde vardır. Lâkin Şeytân-ı lâ’înin nüz’atından selâmet ve kâideten teklîfin sıhhati  ve taatte medh ve sevâb ve ma’siyette zemm ve ‘ıkâb ancak İmâmü’l-Hüda  Ebû Mansûr Mâturîdî mezhebinde olur.”

Öyle sanıyoruz ki, Osmanlı için Eş’arîlik Sünnî-Şiî çekişmesinde Sünnîliğin zaferini sağlayacak bir Teolojik özgünlükten uzaktı. Zaten özgün olarak Eş’arîlik okutulmuyordu. Sufiliğin emrinde ve son derece felsefileşmiş bir Eş’arîlik okutulmaktaydı. Sufiliğin bilgi kuramı ve batınî yoruma öncelik vermesi, Şiîliğe karşı bir muhalefetten çok dolaylı olarak destek sağlamak anlamına geliyordu. Şiîliğin ilk dönemlerden itibaren büyük gelişme kaydetiği ve devlet kurduğu coğrafya daha çok Eş’arî coğrafya olmuştur.

Diğer taraftan Felsefe üzerinden Şîa’ya cevap verebilmek de o gün için mümkün değildi. Çünkü aynı felsefî tezler Şiî çevrelerce de benimsenmekteydi ve kendi tarihlerinde Tûsî ve benzeri pek çok alim eserler yazmıştı. Felsefî ve Sufî cepheden Şiîlikle mücadele etmek imkansız idi. Osmanlı idarecileri, bu gerçeğin farkına vararak ve halk tabanında Eş’arîliğin, özellikle Türk unsuru arasında yaygınlaşmaması gerçeğini de göz önünde bulundurarak Sufî bilgi kuramına karşı çıkan, Râfızî ve Batınîliğin  eleştirisi ile ilgili pek çok eser yazan  daha sade akılcı ve Türk kültür çevresinde ortaya çıkan ve Türklerin geneli tarafından benimsenen Mâturîdîliğe bu yüzden daha büyük önem atfetmiştir.

Bunun yanısıra Hanefîlik ve Mâturîdîlik Türk dünyası açısından etle kemik gibidir. Her Mâturîdî Hanefî’dir ve Selçuklularla Osmanlı döneminde Türk denilince Mâturîdî ve Hanefî olarak anlaşılıyordu. Bugün de durum hemen hemen aynıdır. Osmanlı kütüphanelerinde bu iki kimliği birleştiren Mâturîdî kelamcılarının eserleri, Nesefî Akîde’si Şerhleri ve Fıkhu’l-Ekber Şerhleri ile Hanefî Fıkıh kitaplarının yazmaları  Şafiî-Eş’arî kimliğinin taşıyıcısı olan eserlerle karşılaştırıldığında  halk tabanında ve okur yazar kesim arasında bu kültür ürünlerinin elden ele nasıl dolaştığı açıkça görülecektir.

Öyle anlaşılıyor ki, Eş’ari’liği  devre dışı etmek isteyen girişim Medrese dışından geldi ve  en zayıf noktası olan kaza-kader ve İnsan fiilleri konularında yoğunlaştı. Böyle bir konunun seçilmiş olmasının muhtemelen siyasi bazı gerekçeleri de olabilir. Mâturîdîliği savunan Osmanlı uleması üzerine yeni araştırmaların yapıldığı takdirde bu gerçek daha iyi anlaşılacağı kanatindeyiz.

Osmanlı alimlerinden Akkirmânî(1760) ve diğer bazı alimler Mâturîdî’nin insan özgürlüğü ile ilgili fikirlerine hararetle savunmaya devam etmişlerdir. Ancak Osmanlı döneminde Gazâlî’nin sufilikle ilgili eserleri, Cumhuriyet döneminde de, Said Nursi’nin eserleri, Türkler arasında Hanefi-Mâturîdî kimliğinin zayıflamasında etkili olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte, Osmanlı’dan devralınan geleneğin etkisi ve millî devlet anlayışının sonucu olarak Mâturîdîlik daha fazla ilgi görmeye başlamıştır. Hatta hazırlanan İlmihal kitaplarında veya din görevlileri için hazırlanan el kitaplarında “fıkıhta mezhebimiz Hanefîlik, itikatta Mâturîdîlik ” şeklinde bir kimlik oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu anlayış, Yusuf Ziya Yörükan ve diğer araştırmacıların,  Mâturîdîlik ve Mâturîdî kültür çevresiyle ilgili araştırmaya yönelmelerinde etkili olmuştur.

Bugün Türk dünyasının çoğunluğu, Hanefî kimliği altında da olsa Mâturîdîliğini sürdürmektedir.

Bu yazıyı beğendiniz mi?

RSS Kaynağımıza abone olun!

Yorumlar (0) Geri izlemeler (0)

Yorum yapılmadı.


Leave a comment

Geri izleme yok.