
HER YASAL OLAN HAK HELAL DEĞİLDİR – Ruhittin SÖNMEZ
HER YASAL OLAN HAK HELAL DEĞİLDİR - Ruhittin SÖNMEZ
Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mustafa Bozbey'in tutuklanarak görevden alınmasının ardından bu belediye de CHP’den AKP'ye geçti.
AKP Sözcüsü Ömer Çelik olayı şöyle değerlendirdi:"Belediye Başkanının yargısal süreçler neticesinde görevden alınmasından sonra anayasanın, yasaların öngördüğü demokratik mekanizma işledi. Orada Cumhur İttifakı'nın adayı, Cumhur İttifakı'nın oylarını ve bağımsızların oylarını alarak milletin verdiği irade neticesinde bu sonucu elde etti.”
Milletin seçtiği onlarca muhalif belediye başkanlarını yargı kararı ile gözaltına alacak veya tutuklayacaksınız ve yerine ya AKP’den birini seçtirecek veya kayyım atayacaksınız ve buna da “millet iradesinin neticesi” diyeceksiniz.
“Son iki yılda görevden almalar, kayyım atamaları ve parti değişiklikleriyle toplam 85 belediye el değiştirmiş. 19 belediye başkanı tutuklu yargılanıyor.”
Bu kadar hoyratça yapılan antidemokratik uygulamaları savunanlara rahmetli Alev Alatlı’nın o sarsıcı uyarısını hatırlatmak gerekir:
"Her yasal olan hak helal değildir. Asıl olan helalleşmektir. Yasaların boşluklarından yararlanıp elde edilen kazanımlar, şeklen hukuka uygun olsa da vicdan terazisinde kul hakkıdır."
Aslında iktidar kanadının uygulamaları yasaların boşluklarını kullanmaktan da ötedir. Kul hakkı iktidar partilerine farklı, muhalefete farklı hukuk (muhalefete göre “düşman hukuku”) uygulanmasından kaynaklanıyor.
İktidar partilerinin belediyelerinde sanki hiç yolsuzluk yapılmıyor gibi -“parsel parsel şehri satanlar, “metal yorgunluğu” gerekçesiyle görevden alınanlar da dahil- yargılanmıyorlar. Çok istisnai yargıya taşınan olaylarda da gözaltı ve tutuklama olmadan yargılanıyorlar. Hatta şaibe iddiaları çıkan muhalif belediye başkanları iktidar partisine geçince yargılanmaktan kurtuluyorlar.
Muhalif belediye başkanları ise hemen görevden alınıyor, derhal gözaltı veya tutuklama uygulanıyor. Oysa ceza hukukunda -masumiyet karinesi gereği -“asıl olan tutuksuz yargılamadır, tutuklama istisnai bir tedbirdir.” Herkes yargılanabilir ancak bu temel hukuk kuralına uyulması gerekir.
Alev Alatlı’nın muhteşem bakış açısına göre, onbinlerce hatta milyonlarca seçmenin iradesinin bir imza ile yok sayılması, sadece idari veya yargısal bir tasarruf mudur, yoksa tarihin en büyük 'kul hakkı' operasyonları mıdır?
Eğer bir karar, kanun maddelerine uygun kılıfına uydurulmuşsa ama halkın vicdanında derin bir yara açmışsa, orada "yasal bir zulüm" ve devasa bir "kamusal kul hakkı" doğmuş demektir.
TÜRKİYE’NİN BÖLÜNME RİSKİ AZALDI MI? – Ruhittin SÖNMEZ
TÜRKİYE’NİN BÖLÜNME RİSKİ AZALDI MI? - Ruhittin SÖNMEZ
2015 yılında kaleme aldığım,"İki Bin Devletli Bir Dünya" başlıklı yazıda,Prof. Dr. Anıl Çeçen’in verileriyle bazı tespit ve öngörüleri ortaya koymuştum:
Yirminci yüzyıla geçerken dünyada sadece yirmi devlet vardı. Yirmi birinci yüzyıla geçerken iki yüz civarında devlet ortaya çıktı.
Yirminci yüzyıl içinde gerçekleşen üç büyük dönüşüm sayesinde, imparatorluklar parçalanarak ulus/milli devletler ortaya çıktı. Yeni siyasal yapılanmalarla devlet sayısı on misli arttı.
Bazı uzmanlar, küresel emperyalizmin hedeflerine göre, iki yüz devletin yeterli olmadığını, geçen yüzyılda olduğu gibi devlet sayısının on misli daha artırılması yani 2000 devletli bir dünya olması gerektiğini ileri sürmekte.
Devlet sayısının artması mevcut ulus/milli devletlerin bölünmesiyle mümkün olabilecektir.
Alt kimlikleri ve etnik grupları ön plana çıkaran mikro milliyetçilikler batı kapitalist sistemi tarafından kışkırtılacaktır. Var olan ulus devletler parçalanarak, dünyanın her bölgesinde yeni eyalet devletçikleri oluşturulacaktır.
Bu geçişi sağlamak için Ulus devletlerin dışa açılmaları teşvik edilmekte, etnik gruplar ve cemaatler büyük para imkânları ile desteklenmektedir.
Daha sonraki aşamada dünya haritasında yer alan küçük eyalet devletleri, kıtalar düzeyinde yada büyük bölgesel oluşumların çatısı altında kurulacak makro devletler yapılanmasının içinde bir araya getirilecek.
Sonunda, iki bin eyalet devleti bir dünya konfederasyonu çatısı altında birleştirilecek. Böylece yüzyıllardır ultra zenginlerin hayal ettiği sınırsız, gümrüksüz bir dünya devleti yapılanmasına geçilecek.
SİYASİ AKTÖRLERİN BİRBİRLERİNE GÜVENİ VE İTTİFAKLAR – Ruhittin SÖNMEZ
SİYASİ AKTÖRLERİN BİRBİRLERİNE GÜVENİ VE İTTİFAKLAR - Ruhittin SÖNMEZ
Siyasetin aktörlerinin birbirlerine karşı duyduğu güvensizlik en basit sorunları çözümsüzlüğe mahkûm ederken, siyasi aktörlerin birbirlerine güveni en karmaşık sorunları çözüme götürebilir.
Çatışma çözümlerinde en büyük engel, aktörlerin birbirini "sıfır toplamlı bir oyunun" (birinin kazancı diğerinin kaybıdır) parçası olarak görmesidir. “Benim kazanmam için onun kaybetmesi lazım” mantığı yerine “birlikte kazanabiliriz, çatışma yerine işbirliği ile hepimiz kazanabiliriz” anlayışı gereklidir.
Francis Fukuyama güveni, sadece ahlaki bir kavram olarak değil, ekonomik ve siyasi başarının temelindeki "sosyal sermaye" olarak tanımlar.
Fukuyama’ya göre güven, bir toplumun veya grubun üyeleri arasında paylaşılan, dürüstlük ve işbirliği beklentisidir. Bu beklenti, ortak normlara dayanır.
Siyasette güven olduğunda, her adımın hukukla veya zorla denetlenmesi gerekmez. Aktörler birbirine güvenmediğinde, her mutabakat için onlarca sayfalık protokoller, garantörler ve denetim mekanizmaları gerekir; bu da süreci hantallaştırır. Çoğu zaman da bu belgeler işe yaramaz.
Almanya, Japonya gibi bazı toplumlar yüksek güvenlidir. Kurumlara duyulan güven sayesinde krizler kolay aşılır. Siyasi kültür “uzlaşma ve ortak çıkar” odaklı oluşmuştur.
İtalya, Rusya, Çin ve Türkiye gibi düşük güvenli toplumlarda ise kurumlara değil, liderlere olan kişisel sadakat ön plandadır; siyasi kültür “Biz ve Onlar" ayrımı veya kutuplaşma ekseninde oluşmuştur.
Bu bakımdan ülkemizde ittifak arayışlarında, aktörler "kendiliğinden" bir araya gelemez çünkü aralarında güven düşüktür. Aktörler seçim barajı veya 50+1 zorunluluğu gibi bir tehdit karşısında yan yana gelebiliyor. Bu gerçek bir güven değil, stratejik bir zorunluluktur. Stratejik zorunluluklar ise ilk fırsatta bozulmaya mahkumdur.
HÜRMÜZ KİLİDİ VE İSTANBUL BOĞAZLARININ STATÜSÜ – Ruhittin SÖNMEZ
HÜRMÜZ KİLİDİ VE İSTANBUL BOĞAZLARININ STATÜSÜ - Ruhittin SÖNMEZ
ABD/İsrail- İran Savaşı Hürmüz Boğazı’nda düğümlendi. Bu durum dünya ekonomisini sarsıyor ve daha da derinden etkileme potansiyeli var. Trump “İran Hürmüz Boğazını açarsa İran cephesinden çekileceğini” söyledi.
Dünya ekonomisinin %20-30 civarındaki petrol trafiğinin geçtiği Hürmüz Boğazı'nın kilitlenmesi, "boğazların statüsü, mülkiyeti ve güvenliği" konusunu hatırlattı.
Bu kapsamda İstanbul Boğazlarının statüsünü belirleyen, 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin önemini kavramamız gerekiyor.
Birkaç gün önce nokta TV’de Geniş Açı adlı programımda, E. Türk Tarih Kurumu Başkanı ve halen Kutlu Parti Genel Başkanı olan Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu konuğum oldu. Halaçoğlu "Montrö olmasaydı Türkiye “Rusya-Ukrayna savaşında” taraf olmak ve savaşa girmek zorunda kalabilirdi" dedi.
ÇÖZÜM SÜRECİNİN AKTÖRLERİ VE HEDEFLERİ – Ruhittin SÖNMEZ
ÇÖZÜM SÜRECİNİN AKTÖRLERİ VE HEDEFLERİ – Ruhittin SÖNMEZ
Önceki yazımda Öcalan’ın “umut hakkı” gerekçesiyle tahliye edilmesi ihtimalini değerlendirdim. Yazının sonunda yaptığım şu tespitten devam edelim:
“Türk halkının en hassas olduğu konu Öcalan'ın serbest bırakılması ve siyaset yapmasına imkân verilmesidir.”
DEM ve MHP için seçim kazanmak öncelikli değildir.Ancak AKP için ana motivasyon iktidarını korumaktır. Yani Erdoğan’ın yeniden CB adayı olabilmesini sağlamak ve seçim kazanmaktır.
AK Parti, kamu vicdanının bu kadar hassas olduğu bir konuda, seçim atmosferine girmeye aylar kala,somut bir tahliye adımı atarak büyük bir risk almaz.Çünkü Türk seçmeni bu konuyu affetmez.
Muhtemelen 2027’de yapılacak seçimde, Erdoğan'ın yeniden adaylığı ve CB seçilmesi ile AK Parti'nin meclis aritmetiğini koruması için, AKP, DEM Parti'nin desteğini hayati önemde görüyor.
DEM/PKK kanadı Erdoğan’ın bu durumunu hedeflerine varmak için bir fırsat olarak görüyor. Hedefleri Öcalan'ı serbest bıraktırmak, Türkiye'nin anayasal sistemini dış müdahaleye açık hale getirmek ve/veya üniter-milli yapıyı bozmak. “Kürt bölgesini biz, kalan Türkiye’yi hepimiz yönetiriz” hayalini gerçekleştirmek.
Bu ayrılıkçı gruplara ABD'nin cesaret verdiği açık: "ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Terörsüz Türkiye süreci, "Dört büyük ülkedeki Kürtleri bir araya getirmek için bir fırsattır"açıklaması tesadüf değildir. ABD yetkililerinin bu gibi söylemleri,PKK ve türevlerinin“uluslararası konjonktür lehimize” diye düşünmesine yol açıyor.
İlk etapta Irak ve Suriye’de kurulan ve İran’da kurulacak yapılar ile Türkiye içindeki tasarladıkları yapıyı "konfedere" hale getirmek isteyebilirler. Bu, Türkiye'nin bölünmesi veya dış müdahale ile belirlenen bir "çözüm"e zorlanması demektir.İsrail açısından ise güvenliğini tahkim eden bir garnizon devletin kurulması anlamına gelir.
İçerideki anayasa tartışmalarını dış beyanlardan bağımsız düşünmek saflık olur.
Türkiye’deki bazı "görevli" siyasilerin, bu dış projeyi "Türkiye’nin bekası için en iyi yol bu" diyerek pazarlaması, istihbarat terminolojisinde tipik bir yönlendirme (manipülasyon) faaliyetidir.
Eğer süreç "dört parçalı Kürdistan" haritasını gerçekleştirmek için yürütülüyorsa, bu Türkiye'nin, Sevr şartlarını dayatan, bir kuşatma altına girdiğini gösterir. Süreçte görevli siyasi aktörlerin bu tehlikeli kuşatmaya rehberlik etmesi üzücüdür.
ÖCALAN’A VERİLEN CEZANIN GEREKÇESİ VE UMUT HAKKI – Ruhittin SÖNMEZ
ÖCALAN’A VERİLEN CEZANIN GEREKÇESİ VE UMUT HAKKI - Ruhittin SÖNMEZ
29 Haziran 1999’da Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM), İmralı Adası’nda görülen dava
sonucunda, Abdullah Öcalan’a İDAM cezası verdi. Daha sonra yasal değişikliklerle idam kaldırıldığından, ceza “ağırlaştırılmış müebbet hapis”olarak güncellendi.
Mahkeme, Öcalan’ı eski Türk Ceza Kanunu’nun (765 sayılı TCK) 125. maddesi uyarınca suçlu bulmuştu. Bu madde “vatana ihanet” ve “devletin birliğini bozma” suçlarını kapsıyordu:
“Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına koymaya veya devletin istiklalini tenkise veya birliğini bozmaya veya devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işleyen kimse ölüm cezası ile cezalandırılır. “
Mahkemenin gerekçesinde şu temel noktalar öne çıkarılmıştır:
Örgüt Liderliği: Sanığın PKK’nın kurucusu ve tek karar vericisi olduğu, örgütün tüm silahlı eylemlerinin sanığın emir ve talimatları doğrultusunda gerçekleştirildiği belirtilmiştir.
Bağımsız Devlet Amacı: PKK’nın amacının, Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bir kısmını ayırarak ayrı
bir devlet kurmak olduğu ve bu amacın TCK 125 kapsamında “ olduğu vurgulanmıştır.
Eylemlerin Vahameti: Kararda, 1984’ten davanın açıldığı tarihe kadar gerçekleştirilen binlerce silahlı saldırı, baskın ve katliam (sivil, asker, polis ölümleri) tek tek listelenmiş; bu eylemlerin vahametinin anayasal düzeni tehdit eder boyutta olduğu ifade edilmiştir.
HALKIMIZ İRAN’IN YANINDA DEVLETİMİZ KARŞISINDA – Ruhittin SÖNMEZ
HALKIMIZ İRAN’IN YANINDA DEVLETİMİZ KARŞISINDA - Ruhittin SÖNMEZ
ABD/İsrail- İran Savaşı - taraflar arasında müzakereler devam ederken, 28 Şubat’ta - Amerika ve İsrail’in uluslararası hukuka ve teamüllere aykırı bir şekilde İran’a saldırmasıyla başladı.
Savaş, İran’ın beklenmedik yüksek direnci nedeniyle, hız kesmeden devam ediyor. Hatta her geçen gün kapsamı genişliyor. Dünya ekonomisini sarsma boyutuna gelebileceği anlaşılıyor. Hürmüz Boğazının kapanması, bölgedeki enerji tesislerinin zarar görmesi petrol, doğalgaz fiyatlarını artırdığı
gibi tedarik sorunlarına yol açabileceği öngörülüyor.
Daha başından beri “Trump’ın şerrinden korkan” dünya devletleri ABD/İsrail tarafını destekledi.
NATO’yu oluşturan devletler “bu bizim savaşımız değil” diyerek savaşa müdahil olmadılar. (Sadece İngiltere sonradan üslerini ABD kullanımına açtı.)
Çin ve Rusya ise Birleşmiş Milletlerde çekimser oy kullandılar ve doğrudan İran taraftarı görünmüyorlar. Buna rağmen İran’a teknik yardım, silah ve teçhizat desteği verdikleri anlaşılıyor.
İran’ın füze stoklarının bitmemesi ve geçen seneki 12 gün savaşına göre, füzelerin isabet oranının yükselmesi bu desteğe bağlanıyor.
Bu strateji Batı’nın Rusya- Ukrayna savaşındaki tutumuna benzetilebilir. Batı, teknik yardım ve silah desteği ile Ukrayna’nın direnç göstermesine katkı vermişti. Şimdi muhtemelen Çin ve Rusya benzer bir strateji ile İran’ın uzun süre ABD/İsrail saldırılarına direnebilmesine yardımcı oluyor.
CÜBBELİ AHMET BU DEFA DOĞRU SÖYLEMİŞ – Ruhittin SÖNMEZ
CÜBBELİ AHMET BU DEFA DOĞRU SÖYLEMİŞ – Ruhittin SÖNMEZ
Kamuoyunda 'Cübbeli Ahmet Hoca' olarak tanınan Ahmet Mahmut Ünlü “Türkiye’de şeriatla ilgili bir referandum yapılsa yüzde 10 'şeriat istiyorum' sonucu çıkar mı şüpheliyim” dedi.
Cübbeli Ahmet bu kanaatini besleyen bazı tespitlerini de şöyle açıkladı:
“Türkiye’de keşke şeriat isteyenler çok olsa... Benim için uyar. Muhafazakâr camia, çocuklarını dindar yetiştirmekte yetersiz kaldı. Çocuklarda namaz oranı az, kızlarda tesettür oranı az. Hocaların, şeyhlerin, şıhların kızlarında açık seçik kızlar var.”
“Nice açık bayanlar namazında abdestinde, nice kapalı kadınlar da namaz kılmıyor.”
“Kemalistleri İslam'a çekelim derken, onlar bizi kendine çekti.”
Bu şahsın sözlerini ciddiye almamın sebebi “Türkiye’de kimse şeriat istemiyor" mealindeki çıkışı ile aslında Türkiye’deki sosyolojik bir gerçeğin, bizzat o çevrenin içinden itiraf edilmesidir.
Ancak bu durum, halkın dinden uzaklaştığını değil; "şekilci, baskıcı ve akıl dışı" bir din yorumunun artık modern hayatın ihtiyaçlarına cevap veremediğini gösteriyor.
Halkımız aslında genel olarak İslam inancından uzaklaşmamış, İslam’ı özünden koparan din yorumları ile arasına mesafe koymuştur.
Maturidi / Hanefi / Yesevi kültürü ile yetişmiş Anadolu insanı, Cennetin kapısında kendi tarikatlarına mensup olanların sorgusuz sualsiz içeri gireceği safsatasıyla kitleleri uyuşturan, yanmaz kefen tüccarı sözde din adamlarının din anlayışını reddetmektedir.
Cübbelinin tespit ettiği sosyolojik olgular “alnı secde görenlerin” iktidarında, adalet, liyakat, meşveret (ortak akıl) ilkelerinden uzaklaşılmasına karşı duruşun sonucudur. “Din bu ise ben bunların dininden değilim” tepkisinin dışa vurumudur.
Halkımız, dini bir 'siyasal baskı aracı' olarak kullanan, aklı devre dışı bırakan ve kadını hayattan koparan dar kalıpları elinin tersiyle itiyor.
Bu tavır genel olarak bir dinsizleşme değildir. Bu değişim bazı kesimlerde inanç kaybı şeklindedir. Ama çoğunlukta akıl, vicdan ve ahlaka dayalı bir din anlayışına duyulan özlemi yansıtıyor.
Gerçek Müslümanlık, bugün Cumhuriyet’in kazanımlarını koruyup onu ileri bir demokrasiyle taçlandırmak; yani İslam'ın değişmez ilkelerini (Adalet, Liyakat, Meşveret) çağdaş hukukla buluşturmaktır.
ÜÇ ÜLKE, ÜÇ FANATİZM VE KUTSAL SAVAŞ SİYASETİ – Ruhittin SÖNMEZ
ÜÇ ÜLKE, ÜÇ FANATİZM VE KUTSAL SAVAŞ SİYASETİ - Ruhittin SÖNMEZ
Birleşik Devletleri / İsrail ve İran arasındaki savaş sürerken, Oval Ofis’te, ABD Başkanı Donald Trump ile Evanjelist din insanları dua ayini yaptı.
Ülkenin farklı bölgelerinden gelen evanjelik papazlar gözlerini kapatıp ellerini Trump’a uzattı.
Koltuğunda oturan, kollarını masaya koymuş, gözleri kapalı, derin bir trans halindeki Trump için dua ettiler. Toplantıya Evanjelik çevrelerde öne çıkan isimler katıldı. Trump’ın “Tanrı’nın kılıcı” olmasını ve “bu zor zamanlarda Trump’ı ve askerlerimizi korumanı diliyoruz” dediler.
Toplantıdaki Evanjelik liderlerden Robert Jeffress’in şu sözü çarpıcıdır: “Tanrı, Trump’a şer odağı İran’ı yeryüzünden silme yetkisi vermiştir. Bu bir siyasi tercih değil, kutsal bir görevdir.”
Trump’ın ruhani danışmanlarından Paula White-Cain’in “saldır, saldır, zafere kadar saldır” şeklindeki cezbe haliyle yaptığı dua videosu da bu atmosferi tamamladı.
İSTİHBARAT VE DEVLET AKLI YÖNÜNDEN İRAN VE TÜRKİYE – Ruhittin SÖNMEZ
İSTİHBARAT VE DEVLET AKLI YÖNÜNDEN ![]()
İRAN VE TÜRKİYE – Ruhittin SÖNMEZ
İran’da 5 gün önce (28 Şubat 2026) Dini Lider Ali Hamaney ile Genelkurmay Başkanı, Savunma Bakanı ve Devrim Muhafızları Komutanı dâhil 48 tepe yöneticisinin ABD-İsrail ortak operasyonuyla, aynı toplantıda yok edildi. Bu olay tarihe geçen en ağır istihbarat ve devlet aklı zafiyetlerinden biridir.
Devrim Muhafızlarının efsanevi Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’den bu yana, İran’ın komuta kademesi, son 6 yıl içinde sistematik olarak avlandı.
3 Ocak 2020’de Süleymani’nin, Bağdat havalimanında ABD SİHA’sı tarafından, öldürülmesiyle suikastlar zinciri başladı.
İran nükleer programının “babası” sayılan Fahrizade, Tahran yakınlarında, Mossad tarafından yapay zekâ destekli, uydu kontrollü bir makineli tüfekle öldürüldü.
Devrim Muhafızları’nın Suriye’deki en kıdemli komutanlarından Razi Musevi Şam’da İsrail hava
saldırısıyla yok edildi.
İsrail, doğrudan Şam’daki İran Konsolosluğunu vurarak Zahidi ve beraberindeki 7 üst düzey komutanı öldürdü.
31 Temmuz 2024’te Hamas lideri İsmail Haniye, Tahran’ın kalbinde, Devrim Muhafızları’nın koruduğu bir misafirhanede, odasına yerleştirilen bir bombayla öldürüldü. Bu iç sızmanın en net göstergesiydi.
Hizbullah lideri Hasan Nasrallah Beyrut’taki sığınakta, İsrail sığınak delici bombalarıyla öldürüldü.
Haziran 2025’te (12 Gün Savaşında), İran Genelkurmay Başkanı ve komuta kademesi ilk dalgada öldürüldü.
28 Şubat 2026 Ali Hamaney ve 48 tepe yönetici, Tahran’daki yerleşkede, CIA’in nokta istihbaratı ve
İsrail/ABD savaş uçaklarının ortak operasyonuyla, savaşın ilk gününde yok edildi.
Adım adım örülen bu suikastlar zinciri, İran devletinin en mahrem hücrelerine kadar sızıldığını gösteriyor.
YENİ ORTADOĞU TASARIMINDA SIRA İRAN’DA – Ruhittin SÖNMEZ
YENİ ORTADOĞU TASARIMINDA SIRA İRAN’DA - Ruhittin SÖNMEZ
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı beklenen bir felaketin gelişi gibi. Yaptıkları yığınak yeterli seviyeye gelince saldırıya başladılar. Daha ilk iki günde İran’ın ruhani lideri Ali Hamaney ile Savunma Bakanı, Devrim Muhafızları üst düzey komutanları dahil 48 İranlı lideri öldürmeyi başardılar.
Irak ve Suriye’den sonra İran’a saldırılar bir tarihsel sürecin parçalarıdır. ABD zaten I. Dünya Savaşı sonrası kurulan düzenin sürdürülemez olduğunu ve bu sınırların değişmesi gerektiğini savunuyordu.
1919-1920 yıllarında, İngiltere ve Fransa Ortadoğu'yu cetvelle çizerek paylaşmış, manda yönetimlerini oluşturmuştu.
ABD’nin dış politikasında çok önemli bir yeri olan eski Dışişleri Bakanı Henry Kissenger “Dünya Düzeni” adlı eserinde, Ortadoğu'daki devletlerin (Irak, Suriye, Lübnan vb.) Avrupa'daki gibi "ulus-devlet" bilinciyle değil, emperyal güçlerin çıkarlarına göre yapay olarak oluşturulduğunu, bu sınırların, etnik ve mezhepsel (Sünni, Şii, Kürt, Arap vs.) gerçeklikleri göz ardı ettiğini savunuyordu.
ABD bu ülkelerin sınırlarının radikal İslamcılar, mezhep savaşları, etnik kimlikler üzerinden buharlaşmasına yardımcı olmakta.
ABD/İsrail'in bölgesel harita mühendisliğinde bir kilometre taşı 2001 tarihli Pentagon planıdır. ABD'li Emekli General Wesley Clark, 2007'de; 11 Eylül'den hemen sonra Pentagon'da "7 ülkenin (Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve İran) hükümetlerini devirme" planını gördüğünü anlatmıştı.
Bugün yaşanan ABD/İsrail - İran savaşı, bu 25 yıllık planın son halkasıdır. (7. Ülke) İran fazının uygulanmaya geçişidir.
Kissinger’ın yıllar önce dillendirdiği ve bugün Tom Barrack veya Netanyahu gibi isimlerin sözcülüğünü yaptığı Amerikan/İsrail vizyonunun özü şudur: Ortadoğu'da üniter ve merkezi güce sahip ulus-devletler, ABD/İsrail ve emperyal projeler için birer engeldir.
Bölge ancak daha küçük, etnik/mezhepsel parçalara bölünmüş, zayıflatılmış konfederal veya federatif yapılarla yönetilebilir.
Suriye iki eski teröriste (Ahmet Şara ve Mazlum Abdi) verilen statülerle şekillendirilirken, İran’da mevcut rejimin yıkılması ve “bölünmüş bir İran” hedefine giden yolların taşlarının döşenmesi tesadüf değildir.
Türkiye’de teröristbaşı Öcalan’a devlete muhatap bir başmüzakereci statüsü verilmesi ve milli üniter devletin yıkılarak federasyona götürecek altyapının kurulmaya çalışılması da bu projeden bağımsız değildir.
Çünkü bu proje askeri güçle parçalamayı, parçalanamayan Türkiye’de ise "barış, kardeşlik, bölgedeki Kürtlerle büyütme ve federasyon" vaadiyle milli üniter yapıyı içeriden dönüştürmeyi öngörür.
KİTAPTA YAZAN BAŞKA UYGULAMA BAŞKA – Ruhittin SÖNMEZ
KİTAPTA YAZAN BAŞKA UYGULAMA BAŞKA - Ruhittin SÖNMEZ
Anayasamızda “kuvvetler ayrılığı”, “yargının bağımsız ve tarafsız olduğu”, “Cumhurbaşkanının, görevini tarafsız icra edeceğine” dair hükümler var.
Ama bu Türkiye’de uygulanan Cumhurbaşkanlığı sisteminde kuvvetler ayrılığı olduğu anlamına gelmiyor. Partili Cumhurbaşkanının görevini tarafsız icra etmesini de sağlamıyor. Yargının tarafsız ve bağımsız olduğuna da inananların oranı çok düşük.
Anayasamızın 2. Maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin “insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı”, “demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti” olduğu açıkça vurgulanmış.
Uygulamada bu niteliklerin hangi oranda kaldığını herkes kendisi sorgulasın lütfen.
Demek ki, anayasa hükümleri uygulanmayınca Anayasa kitapçığında yazan kavramlar birer kelimeden ibaret kalıyor.
DİNİN RUHUNU ANLAMA ÇABASI – Ruhittin SÖNMEZ
DİNİN RUHUNU ANLAMA ÇABASI - Ruhittin SÖNMEZ
Bu sene Ramazan ayına girerken dinin özünü, ruhunu anlama çabamı yoğunlaştırmak, zihinsel yolculuğumu sizinle paylaşmak istiyorum.
Benimsediğimiz din yorumu bizim hayatı algılama ve yaşama biçimimizi belirler. Bunun farkında olsak da olmasak da.
Türk milletinin İslam’ı anlama, yorumlama ve yaşama biçimini, diğer Müslüman ülkelerin halklarından ayrıldığının çoğumuz farkındayızdır. Dini ve felsefi birikimi olmayan, hatta okuryazar dahi olmayan insanlarımızla, ilim irfan sahibi olanlarımızı da birleştiren böyle bir zihniyet nasıl oluştu?
Biz Müslüman Türklere göre, Bir insan günah işlese veya ibadetlerini aksatsa dahi, kalbinde inancı varsa dinden çıkmaz, “kafir” olmaz. Sadece “günahkâr mümin” olur. Bu yüzden ibadet etmeyen ancak ben Müslümanım diyen herkese sevgi ve saygı ile yaklaşırız.
Yine bizler, bir konuda Kur’an’da açık bir hüküm yoksa, İslam’ın genel ilkeleri çerçevesinde akıl yürüterek (kıyas) çözüm üretilebileceğini kabul ederiz. Allah’ın en önemli ayetinin akıl nimeti olduğunu kabul eder ve “Akıl, vahyi anlamak için bir anahtardır” diye düşünürüz.
Bu düşünce tarzı hiç “Maturidi” adını duymamış olsak da bizim “itikatta Maturidi mezhebinden” olmamızdan kaynaklanır.
Bizler ayet ve hadislerin sadece lafzına bakmayız, onları doğru anlamak için Allah bundan ne murat etmiş olabilir diye sorgularız.
Biz Türkler İslam’ın temel naslarına aykırı olmayan yerel kültür ve gelenekleri (örf) reddetmez, yerel ve milli gelenekleri bid’at saymaz, tam tersine hukukun bir kaynağı olarak görürüz.
Bu anlayış “İmam-ı Azam Ebu Hanife” adını duymamış ve “Hanefilik” hakkında hiç bilgisi olmayanlarımızın da içine yerleşiktir.
Çünkü bizler farkında olmasak da “amelde Hanefi mezhebindeniz.” (Farklı mezheplerden olanları da kötülemez, aşağı görmez ve dinden çıkmış saymaz, sevgi ve saygı duyarız. Daha da ötesi, “Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü.”)
Bizim dini anlama ve yaşama şeklimiz İmam Maturidi’nin inanç (itikad) sistematiği ve İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin hukuk (fıkıh/amel) metodolojisinde, ahlakta Yesevi çizgisinde saklıdır.
Bu yüzden bizim düşünce sistemimizi, din ve iman anlayışımızı ve tarihsel süreçte kaderimizi şekillendiren Maturidi- Hanefi- Yesevi anlayışına dair temel bilgileri özetlemeye çalışacağım.
YOLSUZLUKLA MÜCADELE İDDİASI DA ÇÖKTÜ – Ruhittin SÖNMEZ
YOLSUZLUKLA MÜCADELE İDDİASI DA ÇÖKTÜ - Ruhittin SÖNMEZ
R. Tayyip Erdoğan’ın ve diğer AKP yetkililerinin uzun yıllar çok kullandığı söylemlerden biri, “Biz yola çıkarken 3Y ile mücadele dedik; yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar. Yolsuzluğa asla müsamaha göstermedik, göstermeyiz” sloganıydı.
Günümüzde “Yoksulluk ve yasakların” arttığını herkes kendi gözlemleriyle bile görebilir halde.
Özellikle CHP’li belediyeler üzerinden yürütülen ve adına “yolsuzluk ve rüşvet soruşturmaları” denilen yargı operasyonları ile yolsuzlukla mücadele edildiği iddia ediliyor.
Acaba yolsuzluk algısı bu iddialardan ne kadar etkileniyor?
Veri olmadan, ölçümler yapılmadan yapılan tartışmalardan sonuç çıkmaz. Artık sosyal parametreler de objektif ölçütler kullanılarak ölçülebiliyor. Uluslararası Şeffaflık Örgütü bu konuda ölçüm yapan en güvenilir örgütlerden biri. Her yıl tüm ülkelerde kamu sektörü yolsuzluk algısını 0 (yüksek yolsuzluk) ile 100 (tamamen temiz) arasında bir ölçekte değerlendiren kapsamlı bir rapor hazırlıyor.
Türkiye, “2025 yılı Yolsuzluk Algı Endeksi’nde” 100 üzerinden yalnızca 31 puan alabilmiş ve 182 ülke arasında 124. sıraya gerilemiştir. 2024 yılında 34 puanla 107. sırada yer alan Türkiye’nin sadece bir yıl içerisinde 17 basamak birden düşmesi son derece kritik bir uyarı olmalıdır.
Türkiye’de, yapısal reformlar rüzgarlarının estiği 2012-2013, Yolsuzluk Algı Endeksi puanının 50 ile zirvede olduğu yıllardı. Bu puanla küresel sıralamada 53. sırada, Doğu Avrupa ve Orta Asya ülkeleri arasında lider konumda yer alıyorduk. Moody’s, Fitch gibi kuruluşların Türkiye’yi “yatırım yapılabilir ülke” ilan ettiği yıllardı.
Türkiye bu tarihten itibaren aralıksız bir kurumsal ve hukuksal erozyon sürecine sürüklendi. 2013’ten 2025’e kadar geçen 12 yıllık periyotta Türkiye, toplamda 19 puan kaybederek küresel sıralamada tam 71 basamak geriledi.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiş sonrası yapısal düşüşün belirginleşmesi ile en çok gerileyen ülkeler arasına girdik. 2025’te de en sert düşüş gerçekleşti.
2025 yılı skoru ile Türkiye; Zambiya ve Gambiya’nın dahi gerisinde kalarak Avrupa Birliği üyelik sürecindeki ülkeler arasında açık ara en alt sıraya demirledi.
Uluslararası Şeffaflık Örgütü raporu, Türkiye’deki bu gerilemenin son derece “keskin ve kalıcı” olduğunu, yolsuzluğun siyasal ve idari yapılara sistematik ve derin bir biçimde yerleşmesi
nedeniyle bu tablonun tersine çevrilmesinin artık son derece güçleştiğini vurgulamaktadır.
BATAN GEMİNİN MALLARI – Ruhittin SÖNMEZ
BATAN GEMİNİN MALLARI - Ruhittin SÖNMEZ
Fatih ve Boğaziçi köprüleri ile 9 paralı yolun 25 yıllık geliri 5-7 milyar dolara satılmak isteniyor.
Bununla ilgili bir yabancı firma yetkilendirilmiş.
Diyelim ki iktidarın beklediği rakama satış gerçekleşirse, bu köprü ve otoyolların gelirinden 25 yıl mahrum kalması karşılığında, devletin kasasına 7 milyar dolar girecek.
“Eski Türkiye’nin” yaptığı bu son eserlerin gelirleri de satılırsa, dışarıdan bu kadar bir döviz girmesi bütçenin deliğine yama olabilecek mi?
Prof. Dr. Esfender Korkmaz’ın verdiği bilgilere göre;
“2025 Ocak-Kasım 11 ayda MB ödemeler bilançosuna göre, net hata ve noksan kaleminden çıkan ve kaynağı belirsiz döviz tutarı 18 milyar 29 milyon dolardır.”
Çünkü, yurt içi tasarrufların bir kısmı yurt dışına çıkıyor. Mesela “yurt dışında gayrimenkul alımı için çıkan yerli sermaye, gayrimenkul almak için giren yabancı sermayeyi geçti.”
“Son zamanlarda bazı aylarda yurt dışına çıkan doğrudan yatırım sermayesi de giren yabancı yatırım sermayesinden fazla oldu.”
“TÜİK verilerine göre, Türkiye’de hane halkı tasarruf oranı 2018’de yüzde 16,5 iken 2024’te yüzde 11,3’e geriledi. Bunun en önemli nedeni, maaş ve ücretlerin geçim seviyesinin altına düşmüş olmasıdır.
Demek ki bugün halkın ancak yüzde 89’u tasarruf edemiyor.
Geliri geçimine zor yetiyor. Ya da varsa tasarruflarından yiyor, söz gelimi malı mülkü varsa satıyor, yastık altı varsa bozduruyor veya
borçlanıyor.”
Yani çok zor para biriktirebiliyoruz. Ama bu paraları bile içeride tutamıyoruz.
Bu yüzden iktidar, sadece bir yılda dışarı kaçan döviz miktarı yaklaşık 20 milyar dolar iken, bunun 7 milyar dolarını köprüler ve otoyolların gelirlerinin satışıyla kapatmaya çalışıyor.
SAPIK İLİŞKİLER, ŞANTAJ VE CASUSLUK ÖRGÜTLERİ – Ruhittin SÖNMEZ
SAPIK İLİŞKİLER, ŞANTAJ VE CASUSLUK ÖRGÜTLERİ - Ruhittin SÖNMEZ
“Epstein Dosyaları” açıklandıkça dünyayı yönetenlerin içindeki sapıkların çokluğu, her türlü maddi zevke ve hazza erişme imkânı olanların “sübyancılık / pedofili” gibi iğrenç sapkınlıklar içinde olduğunu öğrenmek hepimizde şaşkınlık ve tiksinti uyandırıyor.
Ancak Amerikan Adalet Bakanlığı (DOJ) tarafından “Şeffaflık Yasası” kapsamında yayınlanan 3 milyon sayfalık belgelerin içeriği öğrenildikçe bu yapının “Pedofili üzerinden Küresel Siyaset Mühendisliği” yaptığına dair kuşkular yoğunlaşmakta.
Daha açık ifadeyle, Epstein örgütünün karar alıcıları “ahlaki zaafları” üzerinden esir alarak küresel politikaları tasarladığı ve düzenlediği kanaati güçlenmektedir.
Epstein’in kurduğu bu organizasyonun bireysel değil, arkasında İsrail gizli servisi Mossad ve ABD’nin CIA’in olduğu iddia ediliyor.
Epstein’in operasyonunun, seçkinleri (örneğin Little St. James adası gibi) mülklerine çekerek reşit olmayanlarla cinsel ilişkiye girmelerini sağladığı ve bunları koz olarak kullanmak üzere kayda aldığı iddia edilmekte.
Bazı araştırmacı gazeteciler bunun istihbarat ajansları için küresel kararlar üzerinde etki sağlamaya yarayan bir tuzak olduğunu savunmaktadır.
Belgeler, Epstein’in, sadece bir cinsel suçlu değil, Mossad ve kısmen CIA ile bağlantılı, küresel politikaları İsrail lehine şekillendiren bir istihbarat operatörü olduğunu gösteriyor.
YAŞ ALDIKÇA GENÇLEŞMEK – Ruhittin SÖNMEZ
YAŞ ALDIKÇA GENÇLEŞMEK - Ruhittin SÖNMEZ
Orta yaşlarda iseniz önümüzdeki yıllar hastalıklarla, biyolojik yetersizliklerle uğraşacağım bir dönem olacak endişesi içinde olmayın. Artık “Türkiye daha yaşlı bir ülke haline geliyor” diye karamsar olmanız da gerekmeyecek. Varsın doğum oranları düşsün, yaşlı nüfus oranı büyüsün.
Çünkü önümüzdeki 15-20 yıl içinde hücrelerin gençleştirilmesi mümkün olacak. Böylece yaşlılıkla ortaya çıkan hastalıkların önüne geçilebilecek ve 70-80 yaşındaki bir insanın organları 30
yaşındaki gibi çalışacak.
Bu müjdeyi veren ABD’de Connecticut Üniversitesi Sağlık Merkezi ve Jackson Laboratuvarı’nda görev yapan Prof. Dr. Derya Unutmaz. Sadece yaşlanmanın gecikmeyeceğini, aynı zamanda
gençleşmenin başlayacağını söyleyen Unutmaz, “İnsanların çoğu gelecekte yüzyıllarca yaşayacak” diyor.
“Gelecek” olarak verdiği tarih ise çok iyimser. “Önümüzdeki 10-15 yıl çok kritik. Eğer bu sürede sağlığımızı koruyabilirsek, yapay zekâ (YZ) ve biyoteknolojideki devrimler sayesinde “Yaşlanmayı
Durdurma Hızı”na (Longevity Escape Velocity) ulaşabiliriz”diyor.
Tabii bu 15-20 seneyi bekleyeceğiz ve bu süre sonunda birden iyileşme olacak demek değil. Her yıl biraz daha gelişecek “teknoloji, her geçen yıl ömrümüze bir yıldan fazla süre ekleyecek hıza ulaşacaktır.”
Prof. Unutmaz, yaşlanmayı kaçınılmaz bir kader değil, çözülmesi gereken biyolojik bir veri sorunu olarak görüyor. Ona göre “insan vücudu inanılmaz derecede karmaşık bir makinedir ve
yaşlanma, bu makinedeki hasarların birikmesi ve onarım mekanizmalarının (bağışıklık sisteminin) yavaşlamasıdır.
Eğer biyolojik mekanizmaları tam olarak anlarsak, bu hasarları onarabilir ve yaşlanmayı durdurabilir, hatta geri çevirebiliriz.”
Sürecin bu kadar hızlı gelişmesini sağlayacak en önemli parametre ise yapay zekâ.
Çünkü “insan biyolojisi o kadar karmaşıktır ki (milyarlarca hücre, gen etkileşimleri, proteinler, mikrobiyom), insan zekâsı tek başına bu verileri analiz edip desenleri çözmekte yetersiz kalmaktadır.”
İşte bu noktada yapay zekâ devreye girer.
Yapay zekâ, genetik verileri, kan değerlerini ve bağışıklık sistemi haritalarını saniyeler içinde analiz ederek, insanların neden hastalandığını veya yaşlandığını moleküler düzeyde çözebilir.
Böylece ilaç keşfi için gerekli süreler kısalacaktır. Geleneksel yöntemlerle 10-15 yıl süren ilaç geliştirme süreçleri, yapay zekâ simülasyonları ile birkaç yıla, hatta aylara inmektedir.
Prof. Dr. Unutmaz, YZ’nın yaşlanmayı tersine çevirecek molekülleri bulmada kritik rol oynayacağını savunuyor.
Prof. Dr. Derya Unutmaz’a göre, Biyoloji bir yazılımdır. Yapay zekâ, bağışıklık hücrelerini (T-hücreleri) tıpkı birer “yazılım”gibi yeniden programlayarak, vücudun sadece kanserle değil, yaşlanmanın getirdiği hücresel yıkımla da savaşmasını hedefliyor. Yani vücut, kendi tamir mekanizmasını en üst sürümüne güncelliyor.
Yapay zekâ, biyolojik devrimlere (hücre yenilenmesi, kanser tedavisi vb.) ulaşmamızı ve gençleşmemizi sağlayacak olan “hızlandırıcı motor”dur.
Özetlersek, “100’lük gençler” hedefine, yapay zekâ sayesinde sandığımızdan daha hızlı ulaşabiliriz.
KAZIKLANMA KORKUSU – Ruhittin SÖNMEZ
KAZIKLANMA KORKUSU - Ruhittin SÖNMEZ
Prof. Dr. İskender Öksüz, Karar Gazetesi’ndeki 4 Ocak 2026 tarihli köşe yazısında, belki de en temel toplumsal sorunumuzu değerlendirmiş.
Pew Araştırma Şirketinin güven anketinde (https://bit.ly/pew-guven) Dünyanın dört bir yanında insanların birbirlerine en çok güvendiği ve en az güvendiği yerler araştırılmış.
Buna göre çevresine, vatandaşlarına, insanlara en az güvenen toplumun, bir başka deyişle, Toplumsal Güvenin en düşük olduğu ülkenin Türkiye olduğu ortaya çıkmış.
On yıllardır yapılagelen, insanların birbirine güvenini ölçen ankette şu iki seçenekten birini seçmesi isteniyor.
a- İnsanlara genellikle güvenilir.
b- İnsanlara genellikle güvenilemez, insan ilişkilerinde dikkatli olmak gerekir.
Ankette (a) şıkkını seçen, yani çevresine, vatandaşlarına en çok güvenen 5 ülke şunlar: İsveç (%83), Hollanda (%79), Kanada (%73), Almanya (%72) ve Avustralya (%69).
Çevresine en az güvenen yani “İnsanlar Bizi Kazıklar” korkusunda olan 5 ülke Güney Afrika (%27), Brezilya (%22), Kenya (%20), Meksika (%18) ve sonuncu Türkiye (%14)…
Türkiye, “İnsanlara güvenirim” diyenlerin yani toplumsal güvenin en az olduğu (%14), “İnsanlara güvenilmez, insan ilişkilerinde çok dikkat gerekir” diyenlerin en çok olduğu (%84) ülke.
Bu rakamlar ürkütücü. Toplumsal güvensizlik alanında şampiyon olmak çok berbat bir durumdur. Çünkü çok yüksek maliyetli bir toplumsal hastalıktır.
Öncelikle, ülkemin insanlarının yüzde 84’ünün "İnsanlar fırsatını bulursa beni istismar eder (kazıklar)" diye düşünerek, sürekli bir "tetikte olma" haliyle yaşadığını gösterir. Bu ruh hali hem sağlığımızı hem sosyal ilişkilerimizi ve hem de ekonomimizi bozar.
Toplumsal güven aslında sadece insanlar arası ilişkiler bakımından değil, İnsanlar ve kurumlar (özel ve devlet kurumları) ile kurumlar arası ilişkiler açısından da ölçülürse Türkiye’de benzer sonuçlar çıkacağını sanıyorum. Çünkü Türkiye’de devlet vatandaşlarına, vatandaşlar devletine, kurumlar vatandaşlara ve vatandaşlar kurumlara güvenmemektedir.
Bu durumu anketsiz, kendi gözlemlerimizle, çıplak gözle bile görebiliyoruz. Bu yüzden PEW Araştırma Şirketinin anket sonuçlarına hiç şaşırmadım.
İMRALI TUTANAĞI NEDEN ŞİMDİ AÇIKLANDI? – Ruhittin SÖNMEZ
İMRALI TUTANAĞI NEDEN ŞİMDİ AÇIKLANDI? - Ruhittin SÖNMEZ
TBMM’den 3 milletvekilinin İmralı’da Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmeye ait 16 sayfalık tutanak yayınlandı. Görüşme 24 Kasım 2025'te gerçekleşmişti. Tutanağın, iki ay sonra, tam da Suriye'de PKK/SDG'nin tasfiyesi veya Şam rejimi ile entegrasyon sürecinin hızlandığı bir dönemde yayımlaması tesadüf değildir.
Nitekim Prof. Dr. Ümit Özdağ da “İmralı Tutanakların şimdi yayımlanmış olmasının politik bir hedefi var” dedi ama bu hedefi açıklamadı.
Zamanlama yani TBMM tarafından şimdi yayımlanması stratejik bir hamle olarak değerlendirilebilir.
KAMERALI DENETİM İHTİYACI – Ruhittin SÖNMEZ
KAMERALI DENETİM İHTİYACI - Ruhittin SÖNMEZ
Duydunuz mu? “Direksiyon sınavlarında kamera kaydı zorunlu oluyor.”
Bu haberin devamı şöyle: Bir vatandaş girdiği direksiyon sınavında “ilk parkuru başarıyla tamamlamasına rağmen ikinci parkurda ciddi bir hata yapmadığı halde başarısız sayıldığını” iddia etti. Yeniden sınav ücreti ödemek zorunda kalan ve maddi-manevi zarara uğradığını belirten
vatandaş sınav değerlendirmelerinin “keyfi ve objektiflikten uzak” yapıldığı gerekçesiyle Kamu Denetçiliği Kurumu’na başvurdu.
Kamu Denetçiliği Kurumu, sınav güvenliğini ve kamu hizmetine duyulan güveni artırmak amacıyla kamera kaydı sistemine geçilmesi yönünde karar verdi. Kurum tarafından
açıklanan kararda, sınavların kayıt altına alınmasının şu açılardan kritik bir ihtiyaç olduğu vurgulandı:
Keyfi Değerlendirmelerin Önlenmesi: Sınav görevlilerinin önyargılı veya mevzuata aykırı değerlendirme ihtimalinin azaltılması.
Somut Delil İmkânı: Adayların yapacakları itirazlarda ellerinde somut delil bulunmasının sağlanması.
Standardizasyon ve Güvenlik: Sınav sürecindeki uygunsuz davranışların engellenmesi, idari uygulamalarda standardın güçlendirilmesi.
KDK’nin bu tavsiye kararı üzerine, Millî Eğitim Bakanlığı, yönetmelikte değişiklik yaparak sınav sürecinin kamera ile kayıt altına alınması için çalışma başlattı.
Bu haber dikkatinizi çektiyse muhtemelen sizde de getirilmek istenen denetim tarzı hakkında olumlu bir düşünce oluşmuştur.
Ama kameralı denetim ihtiyacı direksiyon sınavlarından ibaret midir?
Diğer kamu hizmetleri için kameralı denetim ihtiyacı yok mu? Yapılırsa böyle bir denetim sonuç verir mi?
Bu kadar güvensizliğin hâkim olduğu bir toplumda, kameraları izleyerek karar verecekleri kim denetleyecek?
Daha da önemlisi, neden kameralara muhtaç bir toplum haline geldik?
Bu sorulara cevap bulmamız gerekmiyor mu?