Ahsen Okyar Söylenmek yerine söylemek lazım…

ahsen okyar
17Tem/26Kapalı

TÜRK MİZAHTAN KORKMAZDI, GÜLMEYİ SEVERDİ – Ruhittin SÖNMEZ

Görüntü

TÜRK MİZAHTAN KORKMAZDI, GÜLMEYİ SEVERDİ - Ruhittin SÖNMEZ

Prof. Dr. A. Bican Ercilasun Yeniçağ Gazetesinde “Türk, Mizahtan Korkmaz” başlıklı çok değerli bir köşe yazısı yazdı. Yazı “Mizahtan korksaydık Nasrettin Hoca’mız olur muydu? cümlesiyle başlıyor.

Ercilasun Hoca yazısında Türk kültürünün tarihsel köklerinden (Divânu Lugâti't - Türk’teki küg ve külüt kavramlarından) yola çıkarak Türk milletinin fıtri olarak mizahtan korkmadığını ve gülmeyi sevdiğini anlatıyor. (Küg, dilden dile dolaşan güldürücü nükte; külüt ise komik/güldüren kişidir.)

Bu kavramlar Türklerin 11. yüzyılda bile mizahı hayatın merkezine aldığını, mizahı toplumsal bir harç olarak kullandığını gösteriyor.

Deli Dumrul fıkralarda Azrail ile vuruşmaya kalkardı. Nasreddin Hoca dini figürleri latifeyle eleştirirdi. Karagöz’le Hacivat dini kendi çıkarları için kullanan kişilere, yobazlığa ve batıl inançlara yönelik eleştiriler yapardı. Rüşvet olaylarını, adaletsiz yöneticileri ve halkı ezen memurları eleştirirdi. Bektaşi fıkraları, Bekri Mustafa, Karadeniz fıkraları dini motifler üzerinde latif bir şekilde düşünmemizi sağlar.

Günümüze kadar Türk kültürü, Nasreddin Hoca’yı, Deli Dumrul’u, Karagöz ile Hacivat’ı ve diğer mizah karakterlerini dışlamamış, bağrına basmıştır.

Ercilasun Hoca, tarihi örneklerden yola çıkarak, “Türk mizahtan korkmaz, gülmeyi sever. Yöneticilerin hedeflerinden biri de milletin yüzünü güldürmek olmalı” demiş yazısında.

Ama ben yazımın başlığını “Türk Mizahtan Korkmazdı, Gülmeyi Severdi” diye geçmiş zaman ekiyle kullandım.

Çünkü günümüz Türkiye’sinde mizaha karşı derin bir hoşgörüsüzlük, cezalandırılan mizahçılar/çizerler ve gülmeyen, tedirgin ve kasvetli çehreli bir toplum olduğumuz gerçeği ile karşı karşıyayız.

14Tem/26Kapalı

AK PARTİ’DE KÜSKÜNLERİN SUSKUNLUĞU – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

AK PARTİ’DE KÜSKÜNLERİN SUSKUNLUĞU - Ruhittin SÖNMEZ

İçinde bulunduğumuz ortamda doğruları söylemek ve iktidarın yaptıklarına ayna tutmak çok risklidir. Gözaltılar, tutuklamalar ve yargılanmaları göze almak gerekiyor. Bu yüzden muhalif bilinen gazeteci ve yazarlar yazı ve sözlerini defalarca kontrol ederek, her sözcüğü tartarak yazmaya ve adeta bir “otosansür” sürecine itildi.

Buna karşılık, geçen hafta AK Parti'nin kurucu kadrosunda yer alan, eski Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Hüseyin Çelik'in, Şule Aydın'a verdiği röportajda, iktidara yönelik radikal eleştirilerini okuyunca şaşırdım. “O’nun şu ifadeleri, muhalif bir gazeteci tarafından söylense doğrudan ağır ceza mahkemelerinin konusu olurdu” diye düşünmeden edemedim:

"Bizim ismi cumhurbaşkanı olan padişahlarımız oldu."

Biz nasıl bir cumhuriyet olacağız? Demokratik, laik,sosyal bir hukuk devleti mi olacağız, yoksa otokratik, totaliter bir cumhuriyet mi olacağız?"

"Bugün hükümetin yönlendirmesi ve şekillendirmesiyle hareket eden savcı ve hakimlerin zihniyeti aynıdır kardeşim...

Eğer yargı bağımsız olmazsa, eğer yargı tarafsız olmazsa yani adalet bozulmuşsa tuz kokmuş demektir."

“15 Temmuz sonrası kendisini muhafazakâr olarak adlandıran insanlar sadece bir bankaya para yatırdıkları için gerçekten zulme uğradılar.”

"15 Temmuz... Bunun bir görünen yüzü var... Bir de görünmeyen yüzü var.

Demek ki bu görünmeyen yüzünün bilinmesi istenmiyor. "Dönemin Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, dönemin MİT Başkanı Hakan Fidan... Bu insanlar niye gelip ifade vermediler?... Siz o saate kadar bu darbeyi önleyebilecekken niye önlemediniz?"

"Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi,Türk tipi başkanlık Türkiye'nin felaketi olmuştur...

Meclis şu anda etkisiz ve yetkisizdir. Rus Dumasıyla bizim meclis arasında bir fark yoktur diyorum."

"Tayyip Erdoğan'dan sonra da AK Parti'nin yaşama şansı yoktur."

Cumhuriyet saltanat gibi veliahdınızın aile içerisinden seçildiği bir sistemin adı değil...

Elbette bana göre de bunlar ve benzerlerinin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Ama yargımızın “fiile göre değil faile göre yargılama” yaptığını gösteren örneklerini ve bir kısım muhalefetin “bize düşman hukuku uygulanıyor” iddialarını hatırdan çıkarmamak gerekiyor.

Bu kadar radikal cümlelerin sahibinin hukuki bir yaptırımla karşılaşmamasının veya partiden ihraç edilmemesinin temel sebebini iyi anlamamız gerekiyor.

10Tem/26Kapalı

TRUMP’IN DOSTLUĞUNUN TÜRKİYE’YE BEDELİ – Ruhittin SÖNMEZ

Görüntü 2

TRUMP'IN DOSTLUĞUNUN TÜRKİYE'YE BEDELİ - Ruhittin SÖNMEZ

Donald Trump’ın Ankara’daki NATO Zirvesi sırasında da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “sadık dost”, “güçlü lider” ve “her istediğimi yapan” biri diyerek övdü.

“Türkiye birçok açıdan, sadık olduğunu düşündüğümüz diğer ülkelerden çok daha sadık bir müttefik oldu.”

“Dostum Erdoğan çok güçlü bir lider.İ lk tanıştığımız günden beri anlaştık. Bir pastörümüz vardı... Rahip Brunson... Uzun hapis cezasına çarptırılmıştı... Cumhurbaşkanını aradım ve hemen serbest bıraktı. Evanjelik camia bunu asla unutmayacak...”

“Onu seviyorum. İran'la savaşa girmek için başlıca adaylardan biriydi. Belki İran tarafında, çünkü İsrail'in büyük bir hayranı değil, biliyorsun. O’na dışarıda kalmasını rica ettim ve O da yaptı.”

Trump’ın Rahip Brunson ile ifadeleri Türkiye’nin bir hukuk devleti olmadığı, yargının tarafsız ve bağımsız olmadığı kanaatini pekiştiriyor. İran savaşı bağlamında “rica ettim, dışarıda kaldı” ifadeleri de Erdoğan’ın milli menfaatlere göre değil, talimatlara göre hareket eden bir lider olduğu algısı oluşturuyor. Türkiye’nin dış politika özerkliğini sorgulatıyor.

Resmi yetkililerin bu tabloya karşı suskun kalması ise “güçlü ve bağımsız ülke”iddiamızı gölgeliyor. Kısa vadeli savunma ve ekonomik kazanımlar umudu, uzun vadede stratejik maliyetleri beraberinde getirebilir.

Trump'ın anlatımında "Ne istersem yapıyor ve yaptırıyorum"mesajı iki devletin ilişkisinin özü olarak görünüyor. "EverythingI’ve ever askedhimfor, he’sdone" ("Ondan istediğim her şeyi yaptı") gibi ifadelerle bunu netleştiriyor. Bu, kişisel sadakat + karşılıklı fayda eksenli Trump'ın tarzına uyuyor

Trump’ın bu sözleri ve Erdoğan’ın suskunluğu, Türkiye’nin manevra alanını daraltıyor. Kamuoyunda ve uluslararası arenada “ABD’ye bağımlı” algısı güçleniyor. Bu, NATO üyesi bir ülkenin bölgesel liderlik iddiasıyla çelişiyor.

7Tem/26Kapalı

5 İKİ GENCİN SİVİL İTAATSİZLİĞİ – Ruhittin SÖNMEZ

0

5 İKİ GENCİN SİVİL İTAATSİZLİĞİ - Ruhittin SÖNMEZ

Son günlerde herkesin sosyolojik dersler çıkarması gereken iki çarpıcı olay yaşandı. Türkiye gündemi sıralamasını belirleyen bu olaylar gençliğin "otorite, meşruiyet ve liyakat" kavramlarını nasıl tanımladığını gösteriyordu.

İlk olay, Boğaziçi Üniversitesi felsefe bölümünden çift diplomayla mezun olan Hasan Akdağ isimli gencin diploma töreni sırasındaki pasif eylemi idi. Bu genç, liyakat yerine siyasi sadakatle atandığını düşündüğü ve öğrencilerin "paraşüt akademisyen" olarak nitelendirdiği bir öğretim üyesiyle fotoğraf karesine girmeyi reddetti. Törende öğrenci diplomayı çekerek almaya çalışırken, akademisyen ise bir süre diplomayı vermemek için direndi.

Boğaziçi Üniversitesi’nin atanmış rektörü, akademisyen Yasin Ramazan Başaran’dan diploma alırken fotoğraf çektirmek istemeyen gencin “mezun kartı”nı İPTAL etti ve 5 yıl “kampüse giriş” yasağı koydu.

İkinci olay ise kendi iradesiyle teslim olduğu halde ters kelepçeyle gözaltına alınan komedyen Deniz Göktaş’ın tavrı idi. Göktaş, tutuklu yargılandığı adliyede, kendisini "emrivaki" bir şekilde ziyaret eden Kemal Kılıçdaroğlu’na beklenmedik bir cevap verdi. CHP’nin mahkeme kararıyla atanmış genel başkanına, kişisel bir minnet göstermek yerine, "Benim ve gençlerin talebi budur, lütfen CHP’yi salın"dedi.

Baştan belirtmem gerekir ki; bu analizi, söz konusu gençlerin siyasi görüşlerinden veya komedyenin toplumun inanç ve değerlerine saygısızlık olarak değerlendirilen sözlerinden, yargılandığı davanın hukuki içeriğinden tamamen bağımsız olarak yaptım.

Meseleyi sadece ortaya konulan "ilkesel duruş" ve buna karşı sergilenen "kurumsal reaksiyon" kapsamında ele aldım.

30Haz/26Kapalı

YUGOSLAVYA ÖRNEĞİ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

YUGOSLAVYA ÖRNEĞİ - Ruhittin SÖNMEZ

Türkiye’yi üniter milli yapısından, Türk - Arap – Kürt (TAK)bileşenlerinin kurucu kabul edildiği bir federasyona dönüştürme hayalini taşıyan ve bu fikre söylemleriyle halkımızı alıştırmaya çalışanlar var. Buna karşılık bir federasyon yapısında iken üniter milli devletçiklere bölünen Yugoslavya örneğini bir kere daha hatırlatmak istiyorum:

Yugoslavya Balkanlarda İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan ve 1992 yılına kadar hüküm süren bir sosyalist federal cumhuriyetti. Bu devletin bulunduğu alanda bugün Sırbistan, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Karadağ, Slovenya ve Kosova bulunuyor.

Daha önce Kosova’nın Prizren ve Priştine şehirleri ile K. Makedonya’nın Başkenti Üsküp’ü birkaç defa ziyaret etmiştim. 2021’de Sırbistan (Niş ve Belgrad), Bosna- Hersek (Saraybosna, Mostar, Poçitel), Karadağ (Kotor ve Budva) ile Kuzey Makedonya (Ohrid)’i içine alan bir gezi yapmak ve eski Yugoslavya’nın çoğunu görmek nasip oldu.

İkinci Dünya Savaşı öncesi Yugoslavya topraklarında, Sırpların öncülüğünde 1918’de kurulan, Yugoslavya Krallığı bulunuyordu. Savaş sonrası, yıkılan Krallık yerine kurulan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti (YSFC)’nin ilk başkanı Josip Broz Tito oldu.

Eski Yugoslavya döneminde yaşayan çoğu kişi Tito’yu büyük bir sevgi ve saygı ile anmaktadır. Halkın büyük çoğunluğu Tito’nun ülkeyi çok iyi yönettiği kanaatindeler.

26Haz/26Kapalı

İSTİKLAL MECLİSİNDEN YÜRÜTME NOTERLİĞİNE – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

İSTİKLAL MECLİSİNDEN YÜRÜTME NOTERLİĞİNE - Ruhittin SÖNMEZ

Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, “İstiklal Harbi’ni sevk ve idare eden Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni millete hizmet mücadelesinin kurmay aklı, merkez üssü ve lokomotifi” olarak nitelendirdi. Erdoğan, “Meclis’in bu misyonunu etkin şekilde yerine getirmesi halinde kazananın 86 milyon ve siyaset kurumu olacağını” da söyledi.

Erdoğan’ın TBMM'ye "kurmay akıl, merkez üssü ve lokomotif" rolünü atfetmesi gerçekten şaşırtıcı. Bu söylem kulağa ne kadar hoş ve asil gelse de, kurumsal gerçekliği örtmeye yetmiyor.

Erdoğan’ın yönettiği Türkiye’de TBMM’nin tamamen işlevsizleştiği ve etkinliğini kaybettiğine dair çok yazı yazdım.

Özellikle 2017 anayasa değişikliğinden bu yana Meclis'in geçirdiği yapısal ve işlevsel dönüşümü ve fiili uygulamaları inceleyerek Erdoğan’ın açıklamasındaki çelişkileri görebiliriz.

23Haz/26Kapalı

İKTİDARIN HUKUKÇULARI NEDEN SUSAR? – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

İKTİDARIN HUKUKÇULARI NEDEN SUSAR? - Ruhittin SÖNMEZ

Geçtiğimiz günlerde Elif Çakır, Karar Gazetesindeki köşesinde, çok haklı bir soru sordu: AK Parti Meclis grubunda tam 63 hukukçu milletvekili var. Peki, göz göre göre yaşanan hukuksuzluklar, Anayasa ihlalleri ve adalet krizleri karşısında bu isimler neden suskun?

Bu soruyu bir adım daha ileri taşıyalım. Sadece Meclis sıralarında oturan 63 milletvekili mi? Adalet Bakanlığı’nın tepe noktalarındaki Bakan, Bakan Yardımcısı, hâkim/savcı kökenli bürokratlar, HSK üyeleri, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin koridorlarını dolduran başdanışmanlar, hukuk kurulları üyeleri... Hepsi hukuk fakültesi mezunu, hepsi kuvvetler ayrılığını ve evrensel hukuk ilkelerini iyi biliyorlar.

Öncelikle şu tespiti yapalım: Meclisteki milletvekilleri seçimle gelirler. Ancak adaylıkları ve seçilebilecek sıralara konulmaları Genel Başkanın iradesine bağlıdır. Bu yüzden “atanmış kişilerdir” diyebiliriz.

Gücü elinde tutan siyasi iradenin, siyasi veya idari makamlara “atadığı” hukukçulardan beklentisi adaletin tesisi değildir.

Peki, ne oluyor da bağımsızlığın sembolü olan o "iliksiz cübbelere", siyaset terzisi ilik açıyor, düğme dikiyor, cübbeler birer itaat üniformasına dönüşüyor?

Bu suskunluğun siyaset bilimi ve psikolojinin kavramlarıyla izah edilmesi gerekir.

19Haz/26Kapalı

KANUN KILIFINDA MÜDAHALELERLE HUKUK DEVLETİNDEN UZAKLAŞMAK – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

KANUN KILIFINDA MÜDAHALELERLE HUKUK DEVLETİNDEN UZAKLAŞMAK - Ruhittin SÖNMEZ

Devlet, kaba kuvvetten ibaret bir aygıt değildir; onu çetelerden veya zümre tahakkümlerinden ayıran ve
meşru kılan yegâne unsur hukuktur.

“Kanun devleti” ile “hukuk devleti” kavramları birbirinden farklıdır. Totaliter rejimlerde bile, biçimsel olarak kanunların varlığı ve bunlara uyulması ülkeyi “kanun devleti” yapmaya yeter.

Oysa “hukuk devlet”, çıkarılan kanunların evrensel adalet ilkelerine, insan haklarına, liyakate ve anayasal sınırlandırmalara uygun olmasını şart koşar. “Kanun devleti” gücü yasallaştırırken, “hukuk devleti” gücü adaletle sınırlandırır.

Türkiye’de son yıllarda yapılan yasal düzenlemeler ve fiili uygulamalar, Türkiye’yi evrensel hukuk devleti standartlarından adım adım uzaklaştırmıştır. Devletin kurumsal hafızası ve denge-denetleme mekanizmaları ağır bir tahribata uğramıştır. Şekil olarak Meclis’ten geçen veya KHK ile yürürlüğe konan pek çok düzenleme, özü itibarıyla hukuk devletini aşındıran birer araca dönüştürülmüştür.

16Haz/26Kapalı

MUHALEFETİN İÇTEN FETHİ VE YENİ REJİM İNŞASI – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

MUHALEFETİN İÇTEN FETHİ VE YENİ REJİM İNŞASI - Ruhittin SÖNMEZ

Kemal Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararıyla CHP’nin başına getirilmesinin sadece CHP’nin iç meselesi olmadığı açık. Yakın tarihte Türkiye siyasetinin yargı kararlarıyla yeniden düzenlenmesine dair örnekleri hatırlıyoruz. CHP Belediyelerinden sonra, CHP tüzel kişiliğine yapılan müdahale bunların en önemlilerinden biridir.

Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik, “butlan” kararı ile başlayan sürecin mevcut rejimin bekasını sağlamaya yönelik kapsamlı bir devlet ve dış politika tasarımı olduğu görülüyor.
Ayrıca bu müdahalenin ABD’nin yeni Ortadoğu planlaması ve Türkiye’de iktidarın (AKP+MHP) Öcalan ve DEM ile yürüttüğü “yeni Çözüm Süreci” ile de bağlantısı olduğuna dair kuvvetli emareler var.

“Butlan” sonrası Kılıçdaroğlu yönetiminin attığı adımlar ABD, Cumhur İttifakı ve DEM Parti ekseniyle örtüşüyor mu? Bunu anlamak için aktörlerin temel argümanlarını yan yana koymak faydalı olacaktır:

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın “Ortadoğu’da demokrasi yürümez, ‘müşfik monarşiler’ ve tek adam rejimleri lazımdır. Türkiye için en iyi sistem Osmanlı millet sistemidir” sözleri ABD’nin planları hakkında net bilgi veriyor.

ABD, İsrail’in güvenliği ve yayılmacılığı önündeki engelleri kaldırmak için böyle bir yapılanmayı gerekli görüyor. Bu söylemle hedeflenen, Ortadoğu’da, Türkiye’nin ABD vizyonuyla uyumlu bir aparat haline getirilmesidir.

Cumhur ittifakının önceliği ise Erdoğan’ın bir kere daha veya ömür boyu Cumhurbaşkanı olmasını sağlamaktır. Yıpranmış bir yönetim ve bozuk bir ekonomi ile seçim kazanma ümidi azaldığı için, rejimin bekası için muhalefetin tasfiyesi gerekli görülmektedir.

Seçim kazanmak için “kurumsuzlaştırılmış, lidersizleştirilmiş” bir muhalefet yaratmak önemli.

İlaveten bunu temin için yapılacak hukuk dışı müdahalelere ses çıkarmayacak, “rejime meşruiyet temin edecek” Trump ABD’sinin desteğine ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu desteği kazanmanın şifrelerini Tom Barrack vermiştir.

Cumhur ittifakının kendi seçmen kitlesine “Yeni Osmanlıcı” söylemlerle, “bölgesel nüfuzu genişleteceğiz” propagandası ile ABD planına yakın durmayı açıklayabileceği düşünülmektedir.

İşte bu kavramlar geçen hafta “CHP’nin atanmış Genel Başkanı” tarafından da kullanıldı. Bu da “Kılıçdaroğlu’nun Cumhur İttifakı ile işbirliği içinde olduğu ve ABD’den meşruiyet aradığı” yorumlarına yol açtı.

12Haz/26Kapalı

ULTRA ZENGİNLEŞME VE DERİN YOKSULLAŞMA – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

ULTRA ZENGİNLEŞME VE DERİN YOKSULLAŞMA - Ruhittin SÖNMEZ

Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü Rubil Gökdemir arkadaşım son yazısında önemli bir habere yer verdi: “Türkiye, son yirmi yılda ultra zengin sayısındaki artış oranında dünyanın ilk sıralarına yükseldi. Ülkemizde ultra zengin kategorisinde değerlendirilen kişi sayısı 4208'e ulaştı.”

Yazı içinde “Türkiye'nin son çeyrek yüzyıldaki sosyolojik ve siyasi dönüşümünü anlamamıza yardımcı olabileceği için”, “bu 4208 kişinin kaç tanesi son 25 yılda ortaya çıktı?”sorusu öne çıkarılıyor.

Gerçekten bu soru çok önemli. Çünkü Türkiye’de devlete dayanmadan veya devletle anlaşmadan ultra zengin olmak pek mümkün değil.

2003 yılından 2026 Mayıs sonuna kadar geçen yaklaşık 24 yıllık sürede, iktidarın topladığı vergiler, yaptığı borçlanmalar ve sattığı özelleştirme gelirleri dahil devletin yönettiği toplam kaynak hacmi 4 trilyon dolar eşiğini aşmıştır.

Bu meblağ, Cumhuriyet tarihinin önceki tüm hükümetlerinin harcadığı toplam paranın çok üzerindedir. Bu devasa bir ekonomik gücün yeniden dağıtımı anlamına gelmektedir.

Asıl yakıcı soru, bu devasa kaynağın neden yüksek teknolojiye, üretime ve nitelikli eğitime değil de; betona, faize, israfa ve kendi zenginlerini yaratmaya aktarıldığıdır.

9Haz/26Kapalı

MUTSUZ VE UMUTSUZ GENÇLER ÜLKESİ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

MUTSUZ VE UMUTSUZ GENÇLER ÜLKESİ - Ruhittin SÖNMEZ

Anadolu’nun bağrında sessiz, derinden ve hepimizi yakacak büyük bir sosyolojik yangın büyüyor. Siyasetin yapay ve kısır gündemlerine (kayyımlar, "mutlak butlan" tartışmaları) hapsolmadan gerçek ve can yakıcı toplumsal gerçeğimize odaklanmamız gerekli. Çünkü siyaset geçici, sosyolojik çürüme kalıcıdır.

MAK Araştırma’nın yaptığı bir anket çalışmasının sonuçlarını Fatih Altaylı’nın Mehmet Ali Kulat ile yaptığı programda izledim. Bu araştırma Türkiye’deki genç kuşakların içinde bulunduğu sosyo-psikolojik durumu ve yapısal krizleri çok çarpıcı verilerle ortaya koymaktadır. Araştırma sonuçları geleceğimizi, yani gençliğimizi kaybetmekte olduğumuzu gösteren bir alarm niteliğinde.

Önce anketin bazı sonuçlarını özetleyelim:

Demografi ve Aile Yapısındaki Büyük Çözülme: MAK Araştırma, aynı yöntemle 2004 yılında (AK Parti iktidarının başında) ve Mayıs 2026’da, 18-33 yaş arası 8.000 gençle yüzyüze görüşerek, iki araştırma yaptı.

2004’te gençlerin tamamı evlenmek ve çocuk sahibi olmak istiyordu. %80'i 3, 4, 5 veya 6 çocuk hayal ediyordu. Nüfus artışı güçlüydü.

2026 anketinde (önceki araştırmadan 22 yıl sonra) değişim korkunç: Gençlerin yaklaşık %10'u artık hiç evlenmek istemiyor. Evlense bile çocuk istemeyenlerin oranı da yaklaşık %10. Genç nüfusun 5'te 1'i (aile ve çocuk kavramından) tamamen uzaklaşmış durumda. Artık evlenen ve çocuk isteyenlerin %80’i sadece 1, 2 veya 3 çocuk istiyor. Türkiye Batı gibi nüfus gerileme trendine geçti, en büyük güç olan genç nüfus kaybediliyor. Nüfus artışımızın negatife dönmesi, yakın gelecekte yaşlı, dinamizmini kaybetmiş ve sosyal güvenlik sistemi çökmüş bir Türkiye demektir

Ev Genci Oranı: "Ev Genci" (Ne eğitimde ne istihdamda olan- NEET) oranlarında Türkiye,%28-30 bandı ile OECD ülkeleri arasında maalesef ilk sıralarda yer almaktadır.

Beyin Göçü ve Gelecek Kaygısı: Gençlerimizin %64'lük kesimi başka bir ülkeye "kalıcı olarak gitmek isterim" diyor. Özellikle tıp, mühendislik ve yazılım alanındaki yeni mezunların Avrupa ve Kuzey Amerika’ya göçü, Türkiye'nin beşerî sermayesinde ciddi bir kan kaybına işaret ediyor..

Liyakat ve Torpil Algısı: Gençlerin %74,7'si işe girebilmek için liyakatin değil, kayırmacılık ve torpilin etkin olduğunu düşünüyor (Devlet-özel sektör ayrımı yapmaksızın). Uluslararası şeffaflık örgütlerinin Yolsuzluk Algı Endeksi'nde veriler de aynı gerçeği gösteriyor. Gençler arasındaki en büyük adalet kırılması "mülakat sistemi" ve "akraba/parti kayırmacılığı" üzerinden yaşanmaktadır.

2Haz/26Kapalı

TÜRKİYE UÇUYOR, YOLCULAR UYKUDA – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

TÜRKİYE UÇUYOR, YOLCULAR UYKUDA - Ruhittin SÖNMEZ

Bundan üç yıl kadar önce, 31 Ağustos 2023’te, Türkiye’nin durumunu bir uçak metaforu üzerinden anlatmıştım. Seçimlerin hemen ardından ekonomide ve siyasette yaşanan şiddetli sarsıntılar üzerine kaleme aldığım yazının bugün maalesef hiç "eskimediğini" görüyorum. Uçağın rotasında, türbülansın şiddetinde ve yolcuların psikolojisinde değişen şeyler var elbet; ancak temel sorunlar yerli yerinde duruyor. Üç yıl önce yaptığım bu "uçuş değerlendirmesini" hatırlatıyor ve uçağın bugünkü rotası ve irtifasına dair birkaç yeni notu ise yazının sonunda sunuyorum.

26May/26Kapalı

SİYASETİN GÖLGESİNDEKİ HUKUKUN AÇTIĞI YENİ YARALAR – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

SİYASETİN GÖLGESİNDEKİ HUKUKUN AÇTIĞI YENİ YARALAR - Ruhittin SÖNMEZ

Özgür Özel ve ekibinin seçildiği CHP kurultayları hakkında istinaf mahkemesinin “mutlak butlan” yani kesin geçersizlik kararı vermesi Türk siyaseti ve hukuk sistemi açısından tarihe geçen bir kara lekedir.

Bu kapsamda verilen bütün kararlar ve CHP Belediyeleri üzerindeki yargı operasyonlarının bağımsız yargının kendi dinamikleri ile ve sırf kanun hakimiyetini ve adaleti tesis etme saikiyle olduğuna kimse inanmıyor.

Yazılan ve dile getirilen bazı yorumlarda öne çıkarılan bazı hususları hatırlayalım:

“Ekrem İmamoğlu, R.T. Erdoğan’ın Trump ile yaptığı bir telefon görüşmesi sonrasında tutuklanmıştı. İmamoğlu bir yılı aşkın süredir tutuklu. Bu defa da yine Trump ile yapılan bir telefon görüşmesinin hemen sonrasında, BAM 36. HD (İstinaf Mahkemesinin), CHP'nin 38. Kurultayı hakkında "Mutlak Butlan" kararı vermesi tesadüf olabilir mi?”

Bu yorumun bir dayanağı da ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın“ Başkan Trump’ın Erdoğan’a ihtiyacı olan meşruiyeti verdiği” şeklindeki sözleriydi.

ABD’nin “içeride ne yaparsan yap ama dış politika alanında bizim çizdiğimiz çerçeveden çıkma” anlamındaki tavrı ile CHP operasyonlarının bir ilişkisi varmıdır? Bu “meşruiyet verme” karşılığında ABD neler istemiştir? Bunları şimdilik bilmiyoruz. Ama -Barrack’ın ifadesiyle- ABD’nin bölgede demokrasi değil “müşfik monarşiler” istediğini biliyoruz.

Ayrıca ABD’nin Suriye, Irak, İran ve Ukrayna’daki plan ve hedefleri için Türkiye’nin katkısının çok önemli olduğu açıktır.

22May/26Kapalı

TÜRK’ÜN HUZURLA KAVGASI – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

TÜRK’ÜN HUZURLA KAVGASI - Ruhittin SÖNMEZ

Okuduğum bir makale, uzun uzay görevlerinde astronotların vücutlarının sıra dışı şartlara nasıl adapte olduğunu anlatıyordu. Aylar boyunca yerçekimsiz ortamda yaşayan astronotların kasları eriyor, kemik yoğunlukları değişiyordu. Dünya’ya döndüklerinde "normal" yerçekimi onlara adeta bir eziyet gibi geliyordu.Ayakta duramıyor, adım atamıyor, ağırlaşmış bedenlerini taşıyamıyorlardı.

Hatta uçak yolculuklarında da ciddi değişimler söz konusuydu. Kabin içi nem, gürültü ve basınç şartları altında kimyası değişen vücudumuz adaptasyon sorunu yaşıyordu.

Bunları okuyunca düşündüm: Peki ya biz? Yani ömrünü Türkiye gibi her yeni güne yeni bir sürprizle uyanılan, gündemin ışık hızında değiştiği bir ülkede geçirenler? Bizim de ruhumuz bu yüksek devirli ortama uyum sağlamış olamaz mı? Acaba bizi alıp, her şeyin saat gibi işlediği, değişimin yok denecek kadar az olduğu bir Batı ülkesine koysalar, astronotların yaşadığı o "uyum sendromunun" bir benzerini yaşamaz mıyız?

Bana sorarsanız, kesinlikle yaşarız!

*************************************

19May/26Kapalı

19 MAYIS VE BAĞIMSIZLIK RUHU – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

19 MAYIS VE BAĞIMSIZLIK RUHU - Ruhittin SÖNMEZ

30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Ordusu terhis edilmiş, silahlarına el konulmuş ve stratejik noktalar İtilaf Devletlerince işgale başlanmıştır. 15 Mayıs 1919'da İzmir Yunanlar tarafından işgal edilmiştir.

Bu arada 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa Anadolu’da bazı bölgelerde bozulan asayişi sağlamak üzere görevlendirilmiştir.Mustafa Kemal İstanbul’dan ayrılmadan önce (14 Mayıs), Genelkurmay Başkanı Cevat (Çobanlı) Paşa ile Sadrazam Damat Ferit Paşa’yı ziyaret ederek görev hakkında bilgi verirler, Sadrazamın endişelerini gidermeye çalışırlar.

Çıkışta Cevat Paşa samimi bir lisanla: “Bir şey mi yapacaksınız Kemal?” diye sorar. “Evet Paşam, bir şey yapacağım” der. Cevat Paşa; “Allah muvaffak etsin!”Mustafa Kemal“Mutlak muvaffak olacağız” diyerek birbirinden ayrılırlar.

****

15May/26Kapalı

TÜRK MİLLETİ YERİNE “TAK” FEDERASYONU – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

TÜRK MİLLETİ YERİNE “TAK” FEDERASYONU - Ruhittin SÖNMEZ

AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan sık sık bu devletin kurucu unsurlarıymış gibi “Türk - Arap - Kürt” birlikteliğini vurgulayan konuşmalar yapıyor. “Tarih Türk, Kürt ve Arap birliğinin tarihidir”, Malazgirt, İstanbul’un Fethi, Çanakkale, Millî Mücadelede bu birliktelik sayesinde başarıldı diyor.

Bazı yorumcular bu söylemlerin tarihi gerçeklere uymadığı, abartılı ve bağlamından koparılmış bir iddia olduğu, arka planında “Türkiye Cumhuriyeti’ni üç ortaklı bir devlete dönüştürme planına zihinleri hazırlamak” olduğu kanaatindeler. TAK, “Türk- Arap- Kürt” Federasyonu ibaresinin kısaltması olarak kullanılıyor.

Yeniçağ yazarı Arslan Bulut bu endişesini şu cümlelerle anlatıyor: “Fiilen kuruluş felsefesinden koparılan devletin, Anayasal olarak da bir federasyona çevrilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti yerine Türk – Arap - Kürt Federasyonu kurulması artık emperyalistlerin projesi olmaktan çıkmış, devleti yönetenlerin ‘sevda’sı haline dönüşmüştür. Türk Milleti’nin tarih sayfalarından bile çıkarılması hedeflenmektedir.”

Bu cümleden fazla “TAK” Federasyonu kurulmasının devleti yönetenlerin sevdası haline dönüşmüş olduğu” kısmı içimi yaktı.

Devletin "üniter/ tekil" kimliğini bir "bileşenler" toplamına dönüştürülmek isteyenler hep vardı ama böylesine cesur bir şekilde ifade edemiyorlardı. İktidar ortağı partilerin (AKP+MHP) temsilcileri son dönemde Öcalan/PKK taleplerine uygun beyanlarıyla milletimizi çileden çıkarıyorlar.

İktidarın“süreç ortağı” oldukları DEM/PKK yöneticileri ve seçim işbirliği yaptıkları HÜDAPAR’ı yönetenlerin Türk, Türk Bayrağı, Türk Tarihi, Türkçe gibi vatandaşlarımızı birarada tutan bütün değerleri ortadan kaldırmaya çalıştıkları görülüyor. Mesela DEM Parti milletvekilleri Türk Bayrağı var diye milletvekili rozeti bile takmıyorlar. HÜDA-PAR Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu “Türk Bayrağı'nın adı değişmeli" diyor.

1924 Anayasası ile perçinlenen "Türkiye Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür" tanımı, "Türkiyeli" veya "etnik gruplar koalisyonu" kavramlarıyla esnetilmeye çalışılıyor.

Türk adının anayasadan ve kamusal alandan silinmesi, federasyonun ilk psikolojik eşiğidir.

5May/26Kapalı

SÜRECİN AKTÖRLERİ VE SİYASET SATRANCI – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

SÜRECİN AKTÖRLERİ VE SİYASET SATRANCI - Ruhittin SÖNMEZ

Öcalan ve DEM Parti üzerinden PKK ile yürütülen müzakere sürecinden iktidarın beklentileri şunlar:

1- PKK’nın silah bırakmasını ve iktidarın taleplerine karşı Meclis’te DEM desteğini sağlamak. Bunun için Öcalan’ın terör örgütü üzerindeki nüfuzunu kullanmak.

a) İktidar taleplerinin merkezinde Erdoğan’ın yeniden Cumhurbaşkanı adayı olabilmesi için Meclis’te DEM oylarıyla desteklenmesi yer alıyor.

b) Erdoğan aday olabilirse seçime girip kazanamama riskini minimize etmek zorunda.“Erdoğan’ın kazanamayacağı seçime girmez, kazanmak için ise DEM seçmenlerinin oylarını alabilmesi lazım” deniyor. %50+1 formülünde DEM seçmeninin "sandığa gitmemesi" veya "evet" demesi hayati önemde. Bu nedenle, seçim öncesi "Öcalan’a statü" veya "yeni anayasa" vaatleri, DEM seçmenini kazanma amacı taşıyor.

· Bunun için Öcalan’ın DEM seçmenine “oylarımız Erdoğan’a” çağrısı yapması gerekebilir. Bu noktaya gelinirse Öcalan bu çağrıya karşı taleplerinde el yükseltecektir.

· Öcalan böyle bir çağrı yaparsa, DEM ile böyle açık bir işbirliği yapılırsa milliyetçi - muhafazakâr seçmen kitlesinin tepkisi ile seçilememe riski artar. İktidarın milliyetçi kitlenin tepkisiz kalmasını sağlayıcı söylemler geliştirmesi gerekiyor.

2- Türkiye’de iktidar olabilmek için ABD desteğinin şart olduğuna dair genel bir kanaat var. ABD desteği şu aşamada Erdoğan’dan yana gözüküyor. Erdoğan Trump’ın dünyada ikili ilişkilerinin en iyi olduğu birkaç liderden biri. ABD desteğinin devamı için (ABD büyükelçisi Barrack’ın dillendirdiği gibi)“milli-üniter devlet”yerine“Osmanlı eyalet sistemi veya ümmet esaslı birliktelik modeline geçin” baskısı gelebilir. Bu model için gerekli anayasal değişiklik adımlarını atmaya en yatkın lider Erdoğan.

28Nis/26Kapalı

ENERJİ GÜVENLİĞİ VE BAĞIMSIZLIĞI – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

ENERJİ GÜVENLİĞİ VE BAĞIMSIZLIĞI - Ruhittin SÖNMEZ

ABD ve İsrail kaynakları İran’a saldırı sebebi olarak, “İran’ın nükleer silah yapmasını önlemek, İran’daki rejimi değiştirmek, İran’ın füze kapasitesinin İsrail’e tehdit oluşturmasına engel olmak” gibi gerekçeler anlattılar.

Bazıları, bu gerekçelere inandırmak için, ABD’nin en büyük petrol üreticisi olduğunu,savaş sebebinin “petrol ve doğalgaz kaynaklarını kontrol etmekle alakalı olmadığını” anlatmaktalar.

Bu savaş aşamasında olayın enerji boyutu sadece artan akaryakıt fiyatları, Hürmüz’de kilitlenen gemiler ekseninde tartışılıyor. Savaşta enerji kaynaklarının (petrol, doğalgaz ve türevlerinin) üretim ve iletimi, Boğazların önemi ve Türkiye’nin bu olanlardan çıkarması gereken dersleri konuşmamız gerekiyordu.

Ben nokta TV’de yaptığım Geniş Açı programına bu konuları anlatabilecek, Türkiye'nin enerji politikaları denince akla gelen en yetkin isimlerden biri olan Enerji Uzmanı Necdet Pamir dostumu davet ettim. Necdet Pamir her zamanki nezaketi ile davetimi kabul ettiği gibi bana bazı görselleri kullanmak için çok kapsamlı bir sunum dosyası gönderdi. Hem bu sunumdan ve hem de Geniş Açı programından kendi anlattıklarından edindiğim bilgilerden bir kısmını, anladığım şekliyle,sizlerle paylaşmak istedim.

24Nis/26Kapalı

DEMOKRASİ YERİNE MÜŞFİK MONARŞİ – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

DEMOKRASİ YERİNE MÜŞFİK MONARŞİ - Ruhittin SÖNMEZ

ABD Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, diplomatik kural ve teamüllere aykırı şekilde,Türkiye devlet sistemine dair hadsiz ve densiz tavsiyelerine devam ediyor. Son olarak Türkiye ve Ortadoğu ülkeleri için demokrasi yerine “müşfik/ merhametli monarşileri” tavsiye etti.

“Bölgede güçlü liderlik rejimlerinin/müşfik monarşi ve meşruti meşruti yönetimlerinin işe yaradığını, demokrasilerin başarısız olduğunu” söyledi.

Barrack’ın daha önce de “Türkiye için Osmanlı'nın millet/ümmet sistemi daha uygundur” sözünü de hatırlayalım. Barrack’ın "Osmanlı millet sistemi" önerisi, vatandaşlık esasına dayalı toplum yapısını yıkarak Türkiye’yi cemaat, tarikat ve aşiret odaklı bir "Ortadoğululuk" kimliğine hapsetme projesidir.

Önce soğukkanlılıkla kavramları netleştirelim ki “müstemleke valisi” gibi davranan ABD Büyükelçisinin maksadını daha iyi anlayalım:

“CUMHURİYET, devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği devlet şekli ve MONARŞİ de devlet başkanlığının irsî olarak intikal ettiği devlet şekli olarak tanımlanabilir.”

21Nis/26Kapalı

İKTİDARIN VE CHP’NİN DEM PARTİ ÇIKMAZI – Ruhittin SÖNMEZ

ruhittin s

İKTİDARIN VE CHP’NİN DEM PARTİ ÇIKMAZI - Ruhittin SÖNMEZ

Önceki yazımda, devletin ve PKK/DEM/Kandil tarafının beklentileri, sürecin takvimi ile İran ve Suriye’de olan gelişmeleri değerlendirip, “2. çözüm sürecinin de anlaşma ile sonuçlanma ihtimali giderek azalıyor” demiştim.

Gerçekten PKK uzantısı olan PYD/YPG’nin Suriye’de, PJAK’ın İran’da beklentilerinden çok uzak bir etki alanı oluşturabildiği görüldü. ABD ise İran’la savaşmaktan pişman. Bu durumda 4 parçalı Kürdistan’ın Türkiye ayağına dair proje konusunda Türkiye’ye baskı yapma imkanları azaldı.

Zaten R.T. Erdoğan “süreç”e karşı biraz mesafeli duruyordu. O’nun birinci önceliği yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olabilmek ve yeniden Cumhurbaşkanı seçilmek.

Erdoğan’ın aday olabilmesi için; ya seçimin erkene alınması veya anayasa değişikliği gerekiyor.

Seçimin öne alınması daha kolay ve daha maliyetsiz seçenek. İktidar kanadından (AKP ve MHP) “erken veya öne alınmış seçimin olmayacağına” dair açıklamalar yapılıyor.

Önceki seçimlerden biliyoruz, iktidarın "erken seçim yok" açıklamaları "erken seçime hazırlık" veya “muhalefeti hazırlıksız yakalama” içindir.

İkinci seçenek yani anayasa değişikliği için (milletvekili transferlerine rağmen) gerekli çoğunluk oyu sağlanmasının DEM Parti oyları ile mümkün olabileceği öngörülüyor. DEM/PKK/Öcalan bu kozu kullanarak müzakere sürecinde dillendirdikleri taleplerinin yerine getirilmesi için iktidarı zorluyor.