Yok etmeye nereden başlanır? – Banu GÜRER
Yok etmeye nereden başlanır? - Banu GÜRER
- Çocuklarımıza ve gençlerimize adanan iki önemli bayramı bu sene bir acının akabinde, geleceğimizi yeniden düşünerek idrak ediyoruz.
Zira Kahramanmaraş’ta yaşanan vahim olay geleceğimizin inşası olan çocuklarımızı ve gençlerimizi yeniden tartışmaya açtı.
Ulusal egemenliği yani bir milletin geleceğini çocuklar ve gençler üzerinden anlamlandıran bayramların hemen öncesinde böyle acı bir hadisenin yaşanması ise ayrıca anlamlı.
Zira şiddet olayları ile gündeme gelen çocuk ve gençlerimizin kendilerine hakimiyet problemleri, milli hakimiyetin sağlanması açısından ayrıca tartışılabilir.
Esasında çocuk ve gençler arasında yayınlan şiddet, akran zorbalığı gibi sorunlar sadece Türkiye’de değil dünyada da tartışılan ve gündemde olan bir konu.
Hatta özellikle sosyal medyanın da etkisiyle adeta dünya çapında “akıma” dönen bazı şiddet türleri de oluşmaya başladı.
Bu doğrultuda çocuklar ve gençler arasında bazı dijital oyunların, bazı sosyal medya platformlarının, bazı isimlerin yaygın ve yönlendirici etkiye sahip olduğu da yeniden tartışılmaya başlandı.
Elbette dijital dünya bugün çocuk ve gençleri yönlendirmede önemli bir etkiye sahip.
Ancak bu husus meselenin bir boyutunu oluşturuyor.
Aileden tutun sosyal değişime kadar birçok etken bugünün çocuk ve gençlerini şekillendiriyor.
Bu tartışmalar içerisinde zihnimde bir müddettir tekrarlanan bir ayet var:
“Hâkimiyeti ele aldığında ise ülkede bozgunculuk çıkarıp ürünleri/ekinleri ve nesilleri yok etmeye çalışır…” (Bakara, 204)
Ayet bir ülkede bir toplumda bozgunculuğun nereden başladığına dair önemli bir uyarıda bulunuyor.
Buna göre ekin/ürün ile neslin yok edilmesi bozgunculuğun başladığı nokta olarak dikkati çekiyor.
Ayette dikkati çeken bir diğer husus ise yok edilenlerden bahsedilirken ekin/ürünün önce neslin sonra gelmesi.
“Peki bahsettiğimiz bu hususların bizim için anlamı nedir?” diye soracak olursak:
Belirttiğimiz üzere ayette bozgunculuğun ve yok edilmenin başladığı ilk alan ekin/ürün olarak vurgulanmış.
Ekin/ürün olarak geçen kavramın Arapçası ayette “hars” kelimesi ile edilmektedir. Osmanlıcaya aşina olanlar bileceklerdir ki hars kelimesi aynı zamanda kültür kelimesi yerine de kullanılmaktadır.
Ekin ve kültür kavramları birbiriyle ilişkili kavramlardır. Ekin ve buna bağlı olarak ortaya çıkan ürün bir taraftan insanoğlunun ekonomik hayatını belirlerken diğer taraftan bu ekonomik faaliyetin sonucu olarak bir kültür meydana getirmesine vesile olur.
Güçlü medeniyetlerin genellikle, tarımın yapılabildiği suya yakın yerlerde kurulması bunun en önemli örneklerinden biridir. Tarım ekini, ekin de hem hayatta kalmayı hem de ürünü, teknolojiyi ve ticareti, dolayısıyla başka kültürlerle etkileşimi beraberinde getirmiştir. Başka kültürlerle etkileşim, kültürler arası alışverişe de imkan tanır. Bu imkan ise yenilenme, zenginleşme ve gelişme potansiyelini arttırır.
Şimdi başladığımız yere dönecek olursak, öncelikle ekinin/ürünün yok edilmesi demek gıda kaynaklarının, ekonominin bozulması, çökmesinin yanı sıra beslenmenin, ekonomik imkanların getirdiği kültürel birikimin de zarar görmesi ve hatta yok edilmesi demektir.
Dünyada göçlerin en büyük nedenlerinden biri bu tip değişimlerdir.
Göçler ise toplumsal yapıları, nesilleri ve ekonomileri değiştiren etkenlerdir.
Ekinde ve beslenmede yaşanan bir değişim olarak doğal olmayan, katkı maddeli ve hazır gıdaların yeni nesil üzerindeki etkisini de bu minvalde düşünelim…
Hazır gıdaların içerisindeki katkı maddelerinin çocukların gelişimine etki ettiği, fiziksel olgunlaşma ve erken ergenlik gibi etkilerinin olduğu tartışılmaktadır. Fiziksel gelişimin hız kazandığı ancak zihinsel gelişimin bu hıza yetişemediği çocuk ve gençlerin psikolojilerinin sağlıklı kalması da zordur. Bu durum ise davranış bozukluklarına yol açabilmektedir.
Helal lokma denildiğinde Kur’an açısından yediğimizin “temiz” olması gerektiğinin de vurgulandığını hatırlamak gerekir (Bakara, 172).
Aklıma bir de işin değer boyutu olarak şu yönü geliyor:
Ben ve akranlarım hazır gıdayla geç tanışmış, dışarıda yemek yeme alışkanlığı ile büyümemiş bir nesiliz. Küçükken annem yemek yaparken bazen onun yanında durur hem onunla sohbet edip hem de yemeği nasıl yaptığını gözlemlediğimi hatırlıyorum. Bu gözlem sadece yemeğin nasıl yapıldığını öğrenmek anlamına gelmez, belki on dakikada yenecek bir yemek için ne kadar uğraş verildiğini de anlamamı sağlardı. Bir başka ifadeyle emeğe saygıyı anlamayı, yemek israfının sadece gıda kaynaklarını tüketmeye değil aynı zamanda emeği yok saymaya, değer vermemeye, yapanı üzmeye sebep olduğunu da gösterirdi.
“Kırık bile dökmeme” bilinci böyle ortamlarda şekillenirdi.
Hazır gıda adı üzerinde “hazır” geldiği için, yiyen açısından nasıl yapıldığı, hangi zahmetlerle önüne ulaştığı üzerinde düşünmek genellikle söz konusu olmaz. Verilen emeğin ve zahmetin farkında olunmadığı şeyler için insanın değer – takdir duygusu geliştirmesini, ziyan etmemeye özen göstermesini beklemek de zor olabilir.
Bugün yemek israfının geçmişe nazaran daha fazla olmasının, yemeği ziyan etmeme bilincinin özellikle yeni nesillerde gittikçe azaldığını görmemizin bir boyutunu da belki bu açıdan değerlendirmek mümkün diye düşünüyorum.
Yani ne ürettiğimiz ne yediğimizi ve ekonomimizi, ne yediğimiz ve ekonomimiz ise neslimizin gelişim düzeyini, alışkanlıklarını, değer sistemlerini etkiliyorsa düzeltmeye nereden başlamak lazım derseniz…
Benim cevabım “helal lokmadan” olacak…
Neden mi?
Devam edeceğiz…
https://www.kocaeligazetesi.com.tr/makale/28002844/banu-gurer/yok-etmeye-nereden-baslanir