
“NİL’DEN” İSRAİL, “FIRAT’A” KÜRDİSRAİL – Süleyman PEKİN
“
NİL’DEN” İSRAİL, “FIRAT’A” KÜRDİSRAİL– Süleyman PEKİN
Çok şükür (!) savaştopu gibi bir Kürdistan’ımız oldu; artık Cumhurbaşkanlığı Forsuna güneşimsi bir yıldız daha ekleyebiliriz.
Neo Osmanlı pozlarıyla oynadığımız ve orjinali İngilizce alt yazılı Büyük Ortadoğu Filmi yada Türkçesiyle Ortadoğu’da büyük devlet bırakmama, hepsini ceviz kıracağıyla kırma projesinde ilk galayı yaptık.
Bu noktada emperyalizmin gedikli işbirlikçisi Barzanî Aşireti’nin baba Mustafa, oğul Mesut ve torun Neçirvan olarak 3 kuşaktır devam edegelen istikrarlı ihanetlerinin bu oluşumda önemli payları var. Biraz da petrol payı..
İkinci olarak neo-liberal politikalarla Devleti ekonomik alanların biri haricinde hep küçülten ama inşaat alanında Dünya çapında TOKİ’leşen İktidar Aygıtı’mızın BOP Kürdistanları’nı da inşaat ihaleleri gibi görmesi yeni devlet doğumunda adeta doktor vazifesi görmüştür.
Allah’tan 7 Haziran Seçimleri’nde seçmenden ufak bir fiske yediler de direksiyonu öbür tarafa çevirmeyi akıl ettiler. Yoksa bırak Suriye’de Fırat K
Misak-ı dombıra – Yılmaz ÖZDİL
Misak-ı dombıra – Yılmaz ÖZDİL
Şubat 1992…
ABD “davet edeceksiniz” dedi, bizimkiler “peki” dedi. Barzani tarihte ilk kez Ankara'ya geldi. Cumhurbaşkanı Özal'ın himayesindeydi, MİT tesislerinde kalıyordu, başbakan Demirel tarafından ağırlandı. Süklüm püklümdü. Kürtçe konuşmasına izin verilmedi, Arapça konuşuyor, tercüman Türkçe'ye çeviriyordu. TC pasaportu verdik, para verdik, silah verdik, buğday verdik, elektriğini vermeye başladık.
* ABD öyle istediği için, elimizi vermiştik, şimdi sıra kolumuzu kaptırmaya gelmişti.
Meral Akşener – Haluk Ulusoy
Meral Akşener - Haluk ULUSOY
Tarih , 19.09.2017 Fox Tv , Sabah Haberleri. Sn. İsmail Küçükkaya ve Sn. Meral Akşener birlikte ekrandalar, Sn. Küçükkaya soruyor ; Sn. Akşener cevap veriyor.
AHLÂK HASTALIKLARI HASTANESİ – Süleyman PEKİN
AHLÂK HASTALIKLARI HASTANESİ – Süleyman PEKİN
“Bir dinleri olduğu için ahlâka ihtiyacı kalmamış gibi davranıyorlar” diyor Amin Maalouf. Tam da bizim durumumuzu imliyor: Ahlâksız dindarlık yada netameli Müslümanlık..
Dünya İslâmîlik Endeksi’nin ilk 10’unda, 20’sinde, 30’unda tek bir İslâm ülkesi bile yok; tamamı gayrimüslim ülkeler ve hatta bir kısmı da ateizme yakın İskandinav ülkeleri.
Malezya 38’nci sırasıyla 57 İslam ülkesinin en önde olanı.. Bizse 65’nci sıradayız. Bu şu demek: İslâm ülkelerinin İslâm’la (ekonomi, hukuk, özlük ve siyasî haklar, uluslararası ilişkiler) neredeyse doğru dürüst bağı yok.
Ülkemizin Önündeki En Büyük Sorun; CHP’nin Başında Kılıçdaroğlu… MHP’ nin Başında da Bahçeli’nin Mevcudiyetidir. Neden…..? – Hasan YILMAN
Hasan Yılman bey bugünkü paylaşımında; Tarihte bu gün kapsamında 15 Eylül 2015' te yayımladığım bir analiz yazım.
Yüce TÜRK Milletinin DİKKATİNE.....!
KİM HAKLI ÇIKMIŞ...? İbreti alem için lütfen okumanızı tavsiye ederim.” demiş..
Ülkemizin Önündeki En Büyük Sorun; CHP'nin Başında Kılıçdaroğlu... MHP' nin Başında da Bahçeli'nin Mevcudiyetidir. Neden.....? – Hasan YILMAN
Ahat URUK – Türk Müziği Yorumcusu, Koro Yönetmeni (1965 Sivas / 16 Eylül 2007 İzmir) – Mustafa ENÜL
Ahde Vefa Ne Güzeldir – Seyfettin KARAMIZRAK
Ahde Vefa Ne Güzeldir - Seyfettin KARAMIZRAK Eğitimci
Ahd iki tarafın sözleşmesi demektir. Bir taraf söz verirse bu vaad olur. Vefa ise, “sevgiyi sürdürme, sevgi ve dostluk bağlılığı” anlamındadır. Ahde vefa ise, “verdiği sözünü yerine getirmek” demektir.
Vefalı insan, hata yaptığında dostunu yalnız bırakmaz, bağışlayıcı olur. Zorluk zamanlarında insanın sevgisi, sadakati ve vefası daha iyi ortaya çıkmaktadır.
Öğretmen okulu, dördüncü sınıfta okuyorduk. Edebiyat öğretmenimizin dersi vardı. Teneffüste birkaç kişi derslikte oyalanıyorduk. Bir arkadaşımız öğretmenin takma adı olan “çaylak” sözcüğünü sandalyenin altına, zemine tebeşirle yazdı.
Kendisine “yazma” diye çok ısrar etmemize rağmen, “eğilip bakmaz” merak edilecek bir şey yok” dedi.
Edebiyat öğretmenimiz derse başladıktan bir süre sonra, sandalyeyi ileri geri oynatırken “çaylak” sözcüğünü gördü. Takma adını biliyordu, ayağa kalkarak, “bu yazıyı kim yazdı?” diye sordu. Derslikte çıt yok. Bu sefer, “teneffüste içeride olanlar tahtaya çıksın ” dedi.
Teneffüste derslikte olanlarımız eksiksiz çıktık. Tabi aramızda yazıyı yazan da var. Bize tekrar sordu: “Bu yazıyı kim yazdı?” diye.
Yine bizden ses yok. Bu sefer, “yazanı gören var mı?” Diye sordu. Hepimiz de görmüş, hatta “yazma” diye müdahale etmiştik. Fakat söylememiz imkânsızdı. Arkadaşımızı asla ele vermeyecektik. Öğretmenimiz bu tavrımıza iyice kızdı.“demek yazanı ele vermeyeceksiniz, bravo size. Ben de sırayla sizi dövmeye başlayacağım, ta ki söyleyene kadar” dedi.
Ceketini çıkardı, o anda, yazan arkadaşımız ileri çıkarak, “hocam ben yazdım, arkadaşlarımı dövmeyin lütfen” diye itirafta bulundu. Bu duruma yine de sevinememiştik. Nitekim gözümüzün önünde, “siz misiniz kahramanlık gösteren”der gibi insafsızca arkadaşımıza meydan dayağı çekti.
Demem o ki, gencecik öğrencilerdik ve arkadaşımızı ele vermemiştik. Fakat O’da bizi koruma adına dövülmeyi göze almıştı. Bunun adı ahde vefaydı bize göre.
HÂKİMLERİN VİCDAN SAHİBİ OLMASI GEREKİR – Ruhittin SÖNMEZ
HÂKİMLERİN VİCDAN SAHİBİ OLMASI GEREKİR - Ruhittin SÖNMEZ
“Hâkimler bakımından, vicdan hüküm verirken dikkate alınması gereken son derece önemli bir kavramdır.
Anayasamıza göre, hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasa’ya, kanuna, hukuka ve vicdanlarına göre hüküm verirler. Bu nedenle hâkimin anayasayı, kanunu ne derece iyi bilmesi gerekiyorsa vicdani süreçleri de o derece iyi bilmesi ve en önemlisi de VİCDAN SAHİBİ olması gerekir.
Bir yargı mensubunu üstün kılan, onu kendi istek ve hırslarından kurtararak, sadece hukuku uygulamasını emreden vicdanıdır.”
Bir hukukçu olarak her kelimesine katıldığım bu sözleri, Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’in yeni yargı yılı açılışında yaptığı konuşmasından aldım.
Bu sözler sadece birer temenniden ibaret kalmamalı. Çünkü “Halkın yargıya duyduğu güven ve memnuniyetin artması gerekir.”
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün ifade ettiği beklentisi bizim de beklentimizdir:
“Yargı camiamızdan beklentimiz, aziz milletimizin bir tek ferdinin dahi adaletsizlik hissine kapılmaması için titizlik ve gayret gösterilmesidir.”
Ülkemizin 15 Temmuz 2016 da yaşadığı Darbe Teşebbüsü ağır bir travma idi. Bu travma sonrası Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile görevden almaları, gözaltılar, tutuklamalar, yargılamalar izledi. Bu işlemlerin arasında elbette hatalar da yapıldı.
Bunların sayısı o kadar fazla ki gittiğimiz her yerde mağduriyetinden yakınan insanlar veya yakınları ile karşılaşıyoruz.
13 EYLÜL – VİYANA’DAN SAKARYA’YA – Süleyman PEKİN
13 EYLÜL – VİYANA’DAN SAKARYA’YA – Süleyman PEKİN
Koşturduğumuz atların nalları döküldü
Kaderimiz Kızılırmak gibiydi içe büküldü
Demiş Şair ama niye demiş, nerde demiş? 1299’larda kurduğumuz ve 15’le 16.yy’ların Süper Gücü olan Cihan İmparatorluğumuzun kaderinin tersine dönmesine.. Ve onunla birlikte Türk Milleti’nin talihinin makûsiyet kesbetmesine..
14 Temmuz 1683’te başladı II.Viyana Kuşatmamız; devâsa bir ordu, devâsa bir komutan ve devâsa iddialarla. 2 ay sonra 13 Eylül’de savaş bittiğinde nâmağlûp bilinen bir ordu yenilmiş, komutan idam edilmiş ve hepsinden daha önemlisi Osmanlı artık Gerileme ve Dağılma iklimine doğru girmişti.
Tam 238 yıl sürdü bu sürükleniş. Tesbih taneleri gibi ülkelerden biriktirdiğimiz Devlet-i Âliye’den bu sırada elimize bir tek Anadolu kalmış; onun da kaderi batısından ve güneyinden çorap gibi sökülmeye başlamıştı.
23 Ağustos’ta başladı 2,5 asırlık kötü gidişâtımızı durduran savaş ve 13 Eylül 1921’de tam 22 günlük / gecelik canhıraş bir boğuşmadan sonra bitti. Avusturya’nın Başkenti olan Viyana önlerinden başlayan geri çekilişimiz 2 bin kilometre sonra Ankara’nın Polatlı İlçesi yakınlarında sona erdi.
Tuna Nehri’nin öbür yanında başlayan mücadelemiz Sakarya Nehri’nin beri yanında bitti. Ve Necip Fazıl’ın meşhur Sakarya Türküsü’ndeki gibi iki büklüm vaziyetteki Türk Milleti’nin Ayağa Kalk’masıyla nihayetlendi. Zaten bu şiir yazıldığında Sakarya Zaferi daha 28 yaşına basmamıştı, yani bilinçaltı “Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur” mısraındaki kronolojik bakışla doluydu.
Atlarla “Dörtnala geldik Uzak Asya’dan” ve “Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim” dedik. Onbinlerce atın kişnemesiyle girdiğimiz Viyana topraklarından ayrılırken onbeşbin şehit, onbinlerce yaralı ve beş bin esir bıraktık ardımızda. Ve Kısrakbaşı Anadolu’da yine bir at sembolleşecekti 5.713 şehit ve 18 bin yaralımızın yanında; adı Sakarya.
Atatürk’ün Büyük Taarruz’da sırtında duracağı ve sonradan Latife Hanım’a evlilik için hediye edeceği kahraman atı Sakarya.
II.İnönü Savaşı’nda sonra Mustafa Kemal’in İsmet Bey’e çektiği bir telgraf var: “Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz. İstilâ altındaki talihsiz topraklarımızla birlikte bütün vatan, bugün en ücra köşelerine kadar zaferinizi kutluyor. Düşmanın istilâ hırsı, azminizin ve vatanseverliğinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.”
Aslında o telgraf Sakarya Savaşı’nın, yani o en kritik zafer aşamasının telgrafı olmalıydı ve M.Kemal Paşa’ya çekilmeliydi. Zira Mart sonundaki II.İnönü Savaşı’ndan 4 ay sonraki Kütahya – Eskişehir Savaşları’nda öyle bir yenildik ki Sakarya Nehrinin doğusuna kadar çekildik. Öyle ki top sesleri artık Ankara’daki TBMM’den bile duyuluyordu. O yüzden “Vatan, Millet, Sakarya!” diyoruz.
Biz Türkler - II.Viyana yada Sakarya - nedense savaşları başlangıç tarihi itibariyle duyumsayabiliyoruz. Oysa aslolan neticedir. Ha, başlangıçsever bir halk olarak ille bir start vereceksek her sene okulların açılmasını 13 Eylül tarihiyle otomatiğe bağlayalım; böylece yüzlerce yıllık bir şuur serpintisiyle Bismillah demiş oluruz her yeni eğitim dönemine.
Vira Sakarya!
Türk Uyanmadı!- Cevat NAS
Gök mü çöktü, sular mı yandı,
Eyy Türk neden bir ve iri değilsin?
O demir dağları eriten ruh nerde?
Bir ol, iri ol ki dostlar sevinsin!
*
Hani Kızılelma Türk’e bir handı,
Eyy Türkoğlu kendine gelmelisin.
Başbuğun çizdiği hudut nerede?
Diri ol, iri ol ki dostlar sevinsin!
*
Düşman uyandı da Türk uyanmadı,
Eğilsin de yüce dağlar eğilsin.
Sınırsız, hudutsuz yurtlar nerede?
Güçlü ol ki dünya sana diz çöksün!
*
Hainler bak sınırlara dayandı,
İçimize onca ajan girdi farkında mısın?
Eyy Türk, adaletin hani nerede?
Kendine gel! Türk tarihe yön versin…
İHTİYAÇLAR, İLKELER VE YENİ SİYASET ANLAYIŞI – Süleyman PEKİN
İHTİYAÇLAR, İLKELER VE YENİ SİYASET ANLAYIŞI – Süleyman PEKİN
Adalet Yürüyüşü kadar ilgi çekmese de Cumhuriyet Halk Partisi’nin yaptığı Adalet Kurultayı’nın sonuç bildirgesi başat bir kavramın yokluğunun toplumda ne şekilde bir zincirleme reaksiyona sebep olduğunun altını çizmesi bakımından olumluydu.
Toplumlar da çocuklar gibidir; bünyelerinde eksik görünen kimyaları toprak yemek, su içmek sadedinde doğal yollardan kazanmak isterler. Evet; yargıda, devlette, seçimde - geçimde, inançta, eğitimde ve toplumsal yaşamda adalet yok ama bunların doğal yollardan topluma iadesi nasıl olacak? Yoksa o kelimeyle / kavramla kurulmuş partiler bile var.
Zorlukların ve sıkıntıların artmasıyla doğru orantılı olarak umutlar ve beklentiler de artar. Tıpkı 99–103 yıl önceki Büyük Savaşın enkazının 98 yıl önceki Kongrelerde ‘millî irade’ ve ‘millî egemenlik’ diyerek kaldırılması, sonrasında da önce bir hayal olarak tasarlanan Bağımsızlığın tekrar savaş meydanlarında (95 yıl önce) kazanılması gibi..
Sorgulama – Yüksel ERCAN
Sorgulama – Yüksel ERCAN
Son günlerde bir Şeyh torununun altın yaldızlı koltukta oturup poz vermesi sağcı-solcu hemen herkesin tepki vermesine sebep oldu, “Bir hırka-bir lokma” diyen ve bu dünyadan “Mülksüz ayrılan bir Peygamberin” ümmeti olmak iddiasındaki cemaat ya da tarikat liderlerinin Altın oymalı tahtlarda oturması karşısında işin doğrusu bizde büyük bir şaşkınlık yaşadık.
Biz kendisini dini vecibelerini elinden geldiği kadar yerine getirmeye çalışan birisi olarak değerlendirir ve her şeyin ortalamasını yaşamanın özellikle de dini konularda aşırıya kaçmanın eninde sonunda herkesi bir takım sorunlar ile baş başa bırakacağını biliyoruz.
İnsanımızın zaman zaman ne yaptığını bilemez bir şekilde “kaş yapayım derken göz çıkardığı” anlarda
bizimde belediye meclis üyesi yaptığımız dönemdi.
Alaaddin ŞENSOY Bestekar, Yorumcu, Hoca, 1932 İzmir / 17 Şubat 1997 Kozlu – İstanbul / Mustafa ENÜL
Mezarlık içerisinde ‘yol vermedin-su pahalı’ kavgası – Yüksel ERCAN
Mezarlık içerisinde 'yol vermedin-su pahalı' kavgası – Yüksel ERCAN
Arife günü yani kurban bayramından bir gün önce “Kurbanlığımızın durumu nasıl, bu karışıklıkta haftalar öncesinden ayırdığımız kurbanın başına bir hal gelmesin, burası Türkiye, Kurbanı aldığımız yerdeki sorumlular bizim kurbanı aldığımızı unuturlar, kurbanı başkasına verirler, ya da buna benzer bir sürü olumsuzluk meydana gelebilir” düşüncesi ile kurbanı ayırttığımız çiftliğe gittik, iyi ki de gitmişiz, ufak çaplı bir karışıklık ve değişliğin olduğu bir noktaya anında müdahale edip kurbanlığı sağlama alınca “artık gönül rahatlığı ile eve gidebiliriz” diyerek çiftlikten ayrıldık.
Çiftlikten çıkınca “hazır işimiz erken bitti, Mezarlığa gidip, şu an hayatta olmayan aile büyüklerimizin, akrabalarımızın, şehitlerimizin ve arkadaşlarımızın ruhuna bir Fatiha okuyup görevimizi tamamlayalım” diyerek aracımızın yönünü mezarlığa doğru çevirdik.
Mezarlığa yaklaştığımız anlarda trafiğin iyiden iyiye yavaşladığını, giriş ve çıkışlarda uzun kuyruklar oluştuğunu görünce “sıkıntı yaşamaya da yaşatmaya da hiç gerek yok “ diyerek aracımızı mezarlığa uzak sayılabilecek bir noktaya park ettikten sonra yürüyerek mezarlığın kapısına doğru yöneldik.
Kula, kulluk edene yazıklar olsun – Feyzullah DİVLİ
Kula, kulluk edene yazıklar olsun - Feyzullah DİVLİ
Bu bir kılıçbalığının öyküsü değildir; yazılmasa da olmaz. Kimseler bilmese olmaz. Artık kaderimiz olmuşsa yalnızlık, artık gazete manşetlerinde yer almayacak kadar ucuza satılıyorsa hayatlarımız ve susuyorsa insanlık ve yoksulluğumuz zenginlikse birileri için; birileri çaresizlik kol gezdiği için güçlüyse, artık kangren olmuşsa bu düzen, yeter anlattığımız masallar.
Şimdi yeni şeyler söyleme zamanı değildir; gerçeği söylemeliyiz. Avazımız çıkana kadar, vicdanlar paramparça, kafalar karman çorman oluncaya kadar gün gün, bağıra bağıra söylemeliyiz.
İnsan olmanın onuru adına bir kavgadır bu. Bir türkü değildir, bir sevda hiç değil. Bize kader diye dayatılan, babalar ve oğullar boyunca sürüp gelen zenginliğe, saltanata, sömürüye ve zulme; sefaletimizden, yoksulluğumuzdan ve acılarımızdan usanç duyası bir öfke ile gecelere akıttığımız gözyaşlarından kimin haberi ola! Ölmeyesi bir ücretle doymayası mideleri mutlu etmekten gayrı hayata dair başka rolü olmayanları kim düşünür, kim dertlenir; kim bu insanların yüreğine bir tas sevinç ikram eder!
Sevim ŞENGÜL–Türk Musiki yorumcusu, Bestekar (10 Kasım 1938 İstanbul / 29 Ağustos 1999 Bursa) – Mustafa ENÜL
SEVGİ EKEN SEVGİ BİÇER – Ruhittin SÖNMEZ
SEVGİ EKEN SEVGİ BİÇER - Ruhittin SÖNMEZ
(Dr. Şefik Postalcıoğlu Anısına)
Dr. Şefik Postalcıoğlu’nu kaybedeli 6 sene oldu. Sevenlerinden bir grup, her sene olduğu gibi vefat yıldönümü olan 26 Ağustos’ta, bu yıl da kabri başında andı.
Kocaeli’nin yerlisi olmayan, Afyon’da doğmuş, Ankara’da büyümüş bir hekim Kocaeli’nde neden bu kadar çok sevildi? Neden O’nun ismi geçtiğinde herkes saygı ve sevgiyle rahmet dilemekte? Neden hala dostları her yıl mezarı başında O’nu özlemle anmakta?
Bu sorunun cevabı ve O’nun hayatını özetleyebilmek için bir kelime bulmamız gerekse bu “SEVGİ” olurdu.
O’nun hayatının merkezinde ve diğer her yerinde sevgi hakimdi.
İZMİT 22 YILDIR SABIRLA ANTİK TİYATROSUNU BEKLİYOR – Bihter GÖRDÜ
İZMİT 22 YILDIR SABIRLA ANTİK TİYATROSUNU BEKLİYOR – Bihter GÖRDÜ
CEHALETİN KOLEKTİF TAHSİLİ – Süleyman PEKİN
CEHALETİN KOLEKTİF TAHSİLİ – Süleyman PEKİN
Son zamanların meşhur yazarı Yuval N. Harari’nin ‘Sapiens’ kitabında CEHALETİN KEŞFİ diye bir bölüm var. Batı’nın “İgnoramus / Bilmiyoruz” diyerek Cehaletini kabullendiğini, Doğu’nun ise hala kabullenmediğini tespit eder ve günümüzde medeniyetler arası derin uçurumun bundan kaynaklandığını söyler. Bir de bireysel ve kolektif cehaletten bahseder.
Bizde de bu alanda ilginç kitaplar var: Biri Bakan Nabi Avcı’nın doçentken yazdığı ENFORMATİK CEHALET ve diğeri Prof. Hüseyin Atay’a ait CEHALETİN TAHSİLİ. Her ikisi de Kolektif Cehaletle alâkalı görünse de Siyasetçi Nabi Avcı’nın yazdıklarıyla Millî Eğitim ve Kültür Bakanı iken yaptıklarıyla hiç örtüşmediği için es geçiyoruz.
Tarih disiplininde yüz yıllık birikimiyle Halil İnalcık Hoca ne ise İlâhiyatta da Hüseyin Atay Hoca odur. Geçen yıl kaybettiğimiz Tarihçilerin Pîri’ni yakın zamanda andık. İlâhiyatçıların Pîri ise 87 yaşında; Allah ömrünü uzattıkça bereketlendirsin. 15 yaşında medreseyle tanışan, liseyi ve üniversiteyi Arapça aşkına Bağdat’ta bitiren, Cehaletin Tahsili kitabını yazdığı 2000’li yıllardan beri de bazen basın bazen sosyal medya üzerinde mesajlarını iletmeyi sürdürüyor.