
SATRANÇÇI – Mustafa YILDIZ
Şehirlerin ruhu insanların yüzlerine siner. Bu siniş bugünden yarına olmaz, gideceksin birkaç göbek geriye, dedenin dedesine dedenin dedesine… Şehrin izi insanın bir yerinde gizlenir. Kesin şurasıdır diyemem, görmek de kolay değil, bakar karar verirsin, şifre çözüldü, tık, tamam. Abimiz Ankaralı, keçi gibi inatçı. Bu Bursalı olmalı, yüzünde kırışıklıklar tıpkı Dua çınarı.
Şimdi konuştuğum zatın memleketini söylemesine gerek yok, İzmitlidir, içinden tren geçer gibi tek tek konuşuyor, istasyon gibi sıcak, fuar gibi neşeli, düzenli tertipli, toz tutsun istemez eşyaları, parkeler cillop gibi, elinde sürekli temizlik bezi, siler durur masayı, camı.
İnsana bir bakışı var: Saat Kulesi. Destekli sallıyorsun, falcı gibisin. No comment bakı, no comment astroloji, dediğim yüksek olasılık, istatistik okuduk. Zaten İzmit’teyiz bir hafta, satranç turnuvasında, Yeni Yıl Turnuvası, hava hafiften soğuk, millette pardösü, palto var, boynunda atkı, başında bere, ayakları sıcak tutmalı. İlk gün keşfettim bu çayhaneyi, canım çekti benim de o narin elleriyle ince belli bardaktan sıcak bir çayı aheste aheste içerken içeride, gözleri dağ deviren, çekici bir bayan. Sormayın fiziğini anlatamam imkânsız, bana ince belli bardaktan lütfen açık bir çay, çayı şekersiz getirdi adam, dedim ya Saat Kulesi, krizantem. Sahibi veya işleteni İbrahim Bey, az önce sözünü ettiğim İzmitli bey. Turnuva salonundan bir kat aşağıya iniyorsun tam karşısında kapısı, iki cephesi boydan boya cam ışıl ışıl bir dükkan, masalar da şeffaf, sandalyeler turkuvaz, girişe göre sağ köşede Gaziantep işi çay kazanı, yanında tost makinesi. Kolay oldu ilk tur, alttan çektim, rakibim kırk sekiz elli yaşlarında göbeği hafif önde ortadan uzun bir adam, saçları karman çorman, kirli sakalı var, montunu çıkarınca gördüm, koyu renkli bir kazak, önü diyabet yemekleri tarifesi, çay, çorba, taze fasulye, akşamüstü enginar, üst dudağı kenardan hafif aralık kalmış, sigarasını sürekli kondurduğu yerden bir dişi görünüyor sapsarı, hamlelerini yaparken tuttuğu işaret parmağı da aynı renge boyalı, nefesi kısa kısa ama rahatsız etmiyor, sessiz, beyazlarla oynuyor, istekli. Yirminci hamleden önce vezirim f6 karesinde, c5’teki atıyla a6’daki piyonuma gözünü dikti, lokal bakıyor tahtaya, alacak biliyorum atla piyonu, fazla düşünmedi, aldı, saate bastı, vezirimle atını yatay gidip alınca çok üzüldü, ağlamaklı oldu, ben de üzüldüm tabi, istemiyorum beleş taş, ama kural böyle tuttuğunu oynayacaksın arkadaş. Birkaç hamle sonra oyun bitti.
SAĞLIK BAKANLIĞI VERİLERİNE İNANMAYANLAR ÇOĞALDI – Ruhittin SÖNMEZ
SAĞLIK BAKANLIĞI VERİLERİNE İNANMAYANLAR ÇOĞALDI - Ruhittin SÖNMEZ
Sağlık Bakanlığının koronavirüs salgını sürecinde verdiği rakamlara toplumun büyük kesimi inanıyordu. Bilim insanları da bazı teknik sebeplerle gerçek rakamlardan bazı sapmalar olabileceğini fakat bunun yüzde on mertebesini geçmeyeceğini söylüyordu.
Ancak son bir ayda Sağlık Bakanlığı verilerinin belli bir mertebede adeta sabit tutulmuş gibi görünmesi verilerin sıhhatinden şüphe duyanların sayısını artırdı. Bunlara karşı fısıltı gazetesi devreye girdi. “Türkiye’de günlük yeni vaka sayısı bin kişi civarında gösteriliyor ama sadece falan şehirde günlük vaka binbeşyüz kişi civarında. Hastanelerde yer kalmayan veya turizm
beldesi olan illerden başka şehirlere hasta taşınmakta” gibi rivayetler naklediliyor.
Salgın sürecinde halka bilgi veren uzmanların içinde en çok güvenilen isimlerden olan Prof.Dr. Mehmet Ceyhan’ın açıklaması önemli: “Türkiye’de açıklanan hasta sayısının yüzde 65’i hastaneye yatmak durumunda olan hastalar. Oysa Dünya genelinde COVİD 19 pozitif hastaların sadece yüzde 5 ila 10’u arası hastaneye yatmak zorunda kalıyor” dedi.
Okulum Temiz… / Hakan HACIİBRAHİMOĞLU
Okulum Temiz… / Hakan HACIİBRAHİMOĞLU
31 Temmuz 2020, 00:19
Koronavirüs sebebiyle 20 Mart 2020’de eğitime zorunlu ara veren okullar, 31 Ağustos 2020’de açılıyor. Milli Eğitim Bakanlığının 2020-2021 eğitim öğretim yılına dair 81 ile gönderdiği genelgeye göre, okullar 31 Ağustos 2020’de açılacak 18 Haziran 2021’de kapanacak.
Pandemi süreci devam ediyor, öğrenciler, aileler tedirgin yeni eğitim öğretim yılına girmeden okullarda ne gibi tedbirler alındı diye merak ediyorlar. Öğrencilerin ve velilerin merakını giderelim. Milli Eğitim Bakanlığı, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ve ilgili kuruluşu TSE (Türk Standartları Enstitüsü) ortak çalışma yürütüyorlar.
Bu bağlamda; Öğrencilerin sağlığı için atılması gereken adımları birlikte belirlediler. Eğitim kurumları için hijyen şartlarının geliştirilmesi, enfeksiyon önleme ve kontrol kılavuzundaki tedbirleri uygulayarak denetimden geçen okullara “ Okulum Temiz Belgesi” verilecek. Bu uygulamalar Türk Standartları Enstitüsü tarafından belirlenen koşullar çerçevesinde denetlenecek.
24 Temmuz – Prof.Dr. Mithat Kerim ARSLAN
24 Temmuz - Prof.Dr. Mithat Kerim ARSLAN
Ben bir Türk olduğum için hapse götürülüyorum. Eğer TÜRK olmak bir suç ise, burada tekrar ediyorum; ben bir TÜRK’üm ve öyle kalacağım. Bu mesajımla BATI TRAKYA azınlığına sesleniyorum ve TÜRK olduklarını unutmamalarını söylüyorum. Haklarımızı bir gün mutlaka alacağız...”
Böyle diyordu Batı Trakya Türklerinin lideri Dr. SADIK AHMET.
24 Temmuz 1995 tarihinde Gümülcine’de Yunan’ın planlı bir trafik kazasıyla ŞEHİT EDİLDİ.
Unuttunuz mu yoksa? 24 Temmuz.
Siz unutsanız da birileri bu tarihi unutmuyor.
Yunan niçin bu cinayeti 24 Temmuz’da işlemişti?
Bu sadece bir tesadüf mü idi? Hayır!
24 Temmuz, Lozan Antlaşması'nın imzalandığı gün idi.
Türk Milletinin egemenliğinin, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bağımsızlığının tüm dünyaya kabul ettirildiği gün idi.
EĞİTİMLİ GENÇLİĞİN HALİ PÜR MELALİ – Ruhittin SÖNMEZ
EĞİTİMLİ GENÇLİĞİN HALİ PÜR MELALİ – Ruhittin SÖNMEZ
“Eğitimli gençlikten” kastımız lise mezunu, üniversitede okuyan veya üniversite mezunu olmayı başarmış gençlerimiz.
Öncelikle üniversitede okuyan gençlerimize bakalım. Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir sene kadar önce, “Almanya’da yükseköğrenimde okuyan öğrenci sayısının 3 milyon olduğunu” hatırlatmış, "Bizde 8 milyon. Almanya'nın nüfusu bizim nüfusumuzla hemen hemen aynı. Sayın Şansölye bunu öğrenince 'Ben bunu bilmiyordum' dedi” diye anlatmıştı.
Nüfusumuz içinde her 10 kişiden birinin üniversitede okuyor olması Türkiye için bir şans mı yoksa sıkıntı kaynağı mı?
Almanya ile gelişmişlik farkımızı göz önüne alıp, “acaba doğru mu yapıyoruz?” diye düşünmemiz gerekir. Onlar bizim üniversiteye yönlendirdiğimiz 5 milyon genci orta öğretimden iyi birer meslek bilgisiyle donatıp hayata hazırlıyor. Üniversitede okusa başarılı olamayacak gençlerini ara eleman veya meslek erbabı olarak yetiştiriyorlar.
Biz ise orta öğretimden mezun ettiklerimizi meslek sahibi veya ara eleman vasıflarında yetiştirmekte zorlanıyoruz. Meslek Liseleri içinde en imtiyazlısı olan İmam Hatiplerde okuyanlar da, mesleklerini yapmak için değil, üniversiteye girmek niyetiyle okuyorlar. Ancak Üniversiteye Giriş Sınavlarında en başarısız orta öğretim kurumları da İmam Hatip Liseleri. Orta Öğretimde Din Öğretimi Genel Müdürlüğüne bağlı 5.138 okulumuz varken, Sosyal Bilimler, Anadolu ve Fen Liselerimiz toplamı 3.071 adet.
Üniversiteye gönderdiklerimiz gençlerimize de dünya ortalamasının çok altında bir seviyede eğitim veriyoruz.
GELECEĞİMİZİ KURTARMALIYIZ – Emir ŞENOL
GELECEĞİMİZİ KURTARMALIYIZ - Emir ŞENOL / Eğitimci
‘’Bir milletin ıslahı kötülerin imhasıyla değil,yeni neslin eğitim ve terbiyesiyle mümkündür’’.
Bir ülkede gerçek kahramanlar ve sanatçılar göz ardı edilir de saman alevi gibi yanıp sönen ucuz kahramanlara bütün televizyonlar, radyolar ve yazılı medya da hemen hemen hergün birbirine benzer haberlerle halk bıktırılırsa bunun sorumluları kimlerdir. Zaman zaman herkes dertlenir de hiç kimse görevini yapmaz.
Ülkemi ilgilendiren en önemli haberleri vermeyen, ülkem üzerine bir çok oyun sergilenirken, sanki bundan bir habermişçesine tavır sergileyen medyaya ne demeli. Bazı medyanın zaman zaman isteyerek ya da istemeyerek dert yandığı programlar var. Herkes programlardan muzdarip fakat yayınlar aynı şekilde ve hızda devam ediyor. Magazin programlarının rezaleti kadar, nerede ise haber programları da aynı magazine programlarına benzedi.
Raytingler sayesinde birileri ceplerini dolduruyor da toplumun çilesini hiç kimse görmüyor mu. Devletin denetleme kurumları neredeler. Yoksa bu tezgah kuruldu herkes bu oyunun bir parçası mı oldu.
BAYRAM SEVİNCİ – Ruhittin SÖNMEZ
BAYRAM SEVİNCİ - Ruhittin SÖNMEZ
Rahmetli Barış Manço’nun “Bugün bayram erken kalkın çocuklar / Giyelim en güzel giysileri / Elimizde taze kır çiçekleri / Üzmeyelim bugün annemizi” diye bir şarkısı vardı.
Toplumun tamamını kuşatan bir bayram sevincinin izlerini taşıyordu. Fakat kaybettiklerimizle bu bayramı paylaşamamanın hüznünü de yaşatan bir şarkıydı bu.
Bugün Kurban Bayramı. Toplumun tamamını kuşatan bir bayram sevinci yaşayabiliyor muyuz?
Yoksa içimizde geçmişe olan özlemin sızısıyla ve geleceğe dair titrek bir mum alevi gibi kalan umutlarımızla baş başa mı kaldık?
Bilmem kaç bayramdır kutlama mesajı yerine, “bayram olsun bayramlarımız” temennisini paylaşıyorum.
Ayasofya ve İstanbul’un iki fatihi – Fazlı KÖKSAL
Ayasofya ve İstanbul’un iki fatihi - Fazlı KÖKSAL
Geçtiğimiz haftanın en önemli olayı şüphesiz Ayasofya Camisinin 86 yıl sonra ibadete açılmasıydı. Görkemli bir açılış yapıldı. Koronayı, salgını umursamayan müthiş bir kalabalık, sabah saatlerinden itibaren Ayasofya çevresini doldurmaya başladı… “Davetiye gelirse Ayasofya’da kılınacak Cuma Namazına katılırım” diyen Muharrem İnce’ye, “Ezan bütün Müslümanlar için umumi davet anlamı taşır.” Diye cevap veren Diyanet İşleri Başkanı, bu sözü ile çelişen bir şekilde 500 özel kişiye Ayasofya’da kılınacak Cuma namazı için davetiye gönderdi.
Beklenenin aksine Ayasofya’nın ibadete açılmasına ne Atatürkçü çevrelerden ne de CHP’den bir itiraz gelmedi… Ama farklı bir gerginlik yaşandı. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Cuma hutbesinde, Diyanet İşleri Başkanlığı Sitesinde yayımlanan hutbe metninde olmadığı halde “Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar. Vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar” demesi, “Atatürk’e lanet okumak” olarak algılandı… Gerek medyada, gerek sosyal medyada bu konuda çok sayıda değerlendirme yapılmasına karşılık, Ali Erbaş’tan herhangi bir açıklama ve düzeltme gelmedi…
İnternetin hayatımızda gerçek etkisi! – Uzm. Psk. Angela L. ORGE
İnternetin hayatımızda gerçek etkisi! - Uzm. Psk. Angela L. ORGE
İnternet en önemli bilgi kaynaklarından biri haline gelmesine karşın, internetin kontrolsüz patolojik kullanımı-yani internet bağımlılığı- okul performansı, aile ve arkadaşlık ilişkileri, duygusal durum üzerinde olumsuz bir etkiye sahip olabilir.
İnternet bağımlılığı özellikle bir psikolojik bağımlılığı, dürtü kontrol kaybı olarak tanımlanır ve belirtiler diğer bağımlılık davranışlarıyla karşılaştırılabilir( ör: patolojik kumar oynama)
1995 yılında ‘İnternet bağımlısı’ terimi bir şaka olmasına rağmen, yıllar içinde çok ciddi hale geldi ve artık ciddi bir bozukluk olarak kabul edilmektedir.
Yirmi Yıllık Sergüzeşt – Ayşegül TOKA
Yirmi Yıllık Sergüzeşt - Ayşegül TOKA
Aylardan mayıs günlerden hangisi olduğunun önemi olmayan karantina dönemlerindeyiz. Ailemizle birlikte olduğumuz bugünlerde eski defterler birer birer açılıyor. Kahvaltı sonrası odayı dolduran kahvelerimizin eşliğinde defterleri eşelemeye başladık ailemle birlikte.
BİR AYASOFYA ÖYKÜSÜ – Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
BİR AYASOFYA ÖYKÜSÜ - Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ
Ayasofya müze olduktan sonraki, ilk namaz ne zaman kılındı?
1965 yılında Rasim Cinisli MTTB Genel Başkanı seçildi. MTTB’de bu değişimle idrak, şuur, eylem ve dinamizm tamamen dönüştü. İlk faaliyetlerinden biri İstanbul Beyazıt Meydanında 29 Mayıs günü Fetih Mitingi oldu. Ben lise öğrencisiyim. Vefa’dan koşarak geldim mitinge. İsimlerini bildiğim, kitaplarını ve yazılarını okuduğum ama ilk defa gördüğüm aydınlar birbiri ardından konuşuyordu bu mitingde. Aklımda kaldığı kadarıyla Rasim Cinisli, Ahmet Kabaklı, Nevzat Yalçıntaş, İlhan Egemen Darendelioğlu, Nizamettin Nazif ve Mustafa Yazgan heyecanlı ve dolu dolu konuşmalar yaptılar. Mehter takımı gösteride bulundu. Beyazıt Meydanında çoğu katılımcının elinde pankartlar olan mahşeri bir kalabalık vardı. Pankartlarda mahzun, masum, yetim, öksüz Ayasofya şeklinde yazılar yer almıştı. Miting bitiminde bir grup MTTB’li öğrenci Ayasofya’ya doğru yürüyüşe geçti.
Yeniçeriler Caddesi’nden Divanyolu’na aktı kalabalıklar. Sultanahmet Meydanında kısmen yavaşladı ve içlerinden bir grup öğrenci Ayasofya’nın önüne gelerek bilet aldı ve içeri girdi. Müze ziyaretçisi gibi sessiz sessiz ilerlediler ve sonra mihraba doğru yaklaşınca ceketlerini çıkararak yere serdi ve namaza durdular. Turistler de Ayasofya’ya değil, gençleri izlemeye başladılar. İkinci rekatta sonra sanırım şikayet vaki oldu ki iki güvenlik görevlisi koşarak geldi. Namaz biter bitmez yaka paça gençler dışarı çıkarıldılar. Bu gençler kimdi bilmiyorum. Ama tümü de MTTB mensubu gençlerdi. Böylece Ayasofya’nın müze olduğu tarih 1934’ten 31 yıl sonra Ayasofya’da namaz kılınmış oldu. İkinci gün gazeteler haberi manşetten verdiler. Hükumet Ayasofya Meselesini gündemine aldı.(Daha geniş malumat için Rasim Cinisli’nin kaleme aldığı hatıraları Bir Devrin Hafızası – Doğan Kitapevi)
KAVUN… / Bekir COŞKUN
KAVUN
2012 Yılında Bekir Coşkun un kaleme aldığı bir yazı bu şimdi her yerden kaldırılmış. Yazıyı sadece bloglarına alanlar veya forumlara kopya edip taşıyanlar sayesinde bulabiliyorsunuz.
KAVUN... / Bekir COŞKUN
İsrail in geliştirdiği değişik bir tür kavunun tohumunu, bizimki nasılsa alıp getirdi...
Ekti...
Hayal kurdu; yetiştirip tohumluk çekirdeğini satarsa köşeyi dönecek...
Çapasını yaptı, gübresini verdi, suyunu eksik etmedi... Her sabah erkenden gidip baktı, kavun çıktı mı?..
Çıktı...
Yapraklarını bile saydı...
Yanına korkuluk yaptı, kendi eski ceketini giydirdi, kasketini taktı korkuluğa ki tilki, karga yaklaşmasın...
Geceleri kavun hayalleri kurdu...
Altına Mercedes çekecek...
*
Kavun çiçek açtı...
Sarı sarı...
Birkaç hafta sonra ceviz büyüklüğünde kavun gözüktü...
Sabredemeyip sağa sola zengin olacağını bildirdi, isteyene dünyanın en iyi kavununun tohumluk çekirdeğini satabileceğini duyurdu...
Oldu nihayet...
Biraz bekledi ki tohumları olgunlaşsın...
Ve o gün geldi, kavunu eve getirdi...
Kesti...
Baktı...
Çekirdeği yok...
*
İsrail, tohumu olmayan, dünyanın en iyi kavununu yetiştirmişti...
Ki her seferinde tohumu kendisinden alsınlar...
*
15 TEMMUZ’DAN DERS ÇIKARDIK MI? – Ruhittin SÖNMEZ
15 TEMMUZ’DAN DERS ÇIKARDIK MI? – Ruhittin SÖNMEZ
“15 Temmuz 2016 Darbe Teşebbüsüne” karşı kazanılan başarı her yıl bir bayram niteliğinde “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” adıyla kutlanıyor.
Darbelerin, ister başarılı olsun, isterse başarısız olsun, bayram gibi kutlanması bana garip geliyor. Bu yüzden 27 Mayıs’larda (1963-1982 arası) resmi zevatın kutladığı “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” törenlerini sevmedim. 12 Eylülün bayram ilan edilmemesini çok isabetli buldum.
Bayramlar bütün toplumun sevinç ve mutluluk duyması gereken zamanlardır diye düşünüyorum.
15 Temmuza getiren süreci ve darbe teşebbüsünü çok utanç verici buluyorum. 15 Temmuz gecesi örgüt etkisine girmemiş güvenlik güçlerimizin refleksi ile gurur duyuyorum. Ama TBMM’nin ve askeri birliklerimizin bombalanması, düşmana karşı kullanılması gereken silahların milletimize doğrultulması ve kayıplarımız acı verici.
FETÖ organizasyonun yönetim kademesini, ABD istihbarat örgütünün maşası olarak değerlendiriyorum. CIA, içimizden devşirdiği kişilerle oluşturduğu, bu örgütü ülkemiz içinde ve dışında yürüttüğü bazı operasyonlar için kullandı.
CIA bu örgütün yargıdaki kolu vasıtasıyla TSK’nın en başarılı subaylarını tasfiye etti. Devletin en mahrem bilgilerini ele geçirdi.
Bütün bunlara engel olamayan yöneticiler ve siyasetçiler, 15 Temmuz’larda, şatafatlı törenlerle beceriksizliklerini örtüyor.
Biliyorum ki, FETÖ/PDY örgütü dünya istihbarat tarihinde benzeri bulunmayan bir organizasyondu. “Devletin kılcal damarlarına kadar nüfuz etmiş”; yargı, TSK, emniyet dâhil bütün kritik kurumların etkin kadrolarını işgal etmişti. TSK generallerinin yarısından fazlası FETÖ’cü çıktı. Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının yaverlerinin bile örgüt mensubu olduğu anlaşıldı.
FETÖ/PDY ile farklı yollardan da olsa, “aynı menzile gittiğini” düşünen iktidarın her alanda desteğini almıştı. Bir paralel devlet yapılanması adeta devleti yönetir olmuştu. Böyle bir noktaya gelmişken ne olduysa oldu, işbirliği sona erdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın örgütle mücadele etmeye başlaması işi darbe teşebbüsüne kadar getirdi.
Darbe başarılı olsaydı ülkemiz için tam bir felaket olacaktı. Bereket orduda kalan her rütbeden vatansever askerler, örgüte tabi olmayan emniyet mensupları ve halkımızın desteği ile bu felaket önlendi.
Böyle acıların yaşandığı bir gün “bayram etmek” için vesile olmamalı. Benzeri bir ihanet olmaması için ibret almak, buradan ders çıkarmak için değerlendirilmeli idi.
YOĞUN BAKIMDA Kİ HASTAYA VER BİR AYASOFYA – Zahide UÇAR
YOĞUN BAKIMDA Kİ HASTAYA VER BİR AYASOFYA - Zahide UÇAR (14.07.2020)
Soyulmuşuz, yağmalanmışız, cep delik, cepken delik… İnsanlar borç batağına.. Çocuğunu doyuramayan anne intihar ediyor. Çocuğuna pantolon alamayan baba intihar ediyor. Borç batağına saplanan insanlar intihar ediyor NE GAM(!)? Bunlar da dert mi? DERT; Müze olan Ayasofya’yı CAMİ yapınca, bütün dertler son buldu(!)… AYASOFYA’yı fethettiler iyi mi?
Ahmaklığın, basitliğin, nankörlüğün de bir sınırı var zannederdim, yokmuş. Sefilliğin, çukurluğun her türü güncel yaşamın bir parçası oldu.
-Ege adalarımızı ve deniz haklarımızın egemenliğini Yunanistan’a devretmişiz önemli değil! Ayasofya’nın fethi önemli…
-Yunanistan işgal ettiği adalarımızı ağır silahlarla donattı. Dedeağaç’a ABD 3 gemi dolusu silah götürdü. ABD Yunanistan’a savaş uçağı ve savunma silahları veriyor. Sen parasını ödediğin f-35’leri alamıyorsun. Önemli değil… Ayasofya’yı fethet(!), ezikliğini ve hiçliğini tatmin et, zavallılığını kapat…
-Suriye’de bulunan vatan toprağını İŞİD’e terk et. Süleyman Şah’ın sandukasını PYD(PKK)’nın çaputları altında sırtlayıp kaç. Git Ayasofya’yı fethet…
-Sınırlarımız, bir milletin namusu olan sınırlarımızı yol geçen hanına çevir. İpini koparan ülkeye dalsın. Sınırını koruma, koruyama. Egemen bir devlet gibi davranma. Git, İstanbul’un ortasında Ayasofya’yı fethet…
-Ülkede ne var, ne yok, bütün maddi varlıklarımızı yabancılara sat. Canımızla-kanımızla tapusunu aldığımız ülkemizde yabancıları söz sahibi yap. Türkleri işsizliğe, yoksulluğa, köleliğe mahkum et. Milletin tohumuna kadar yasakla. Git Ayasofya’yı fethet…
13 – 18 Temmuz 1995 Srebrenitza Katliamı – Oğuz ÇETİNOĞLU
13 – 18 Temmuz 1995 Srebrenitza Katliamı - Oğuz ÇETİNOĞLU
Temmuz 1995’de Yugoslavya iç savaşı sırasında Sırp ordusu, Krivaya 95 Harekatı’nın bir parçası olarak Srebrenitsa’yı işgal etmiştir. Yaşanan bu olay bir işgal olarak kalmamış bir katliama dönüşmüş, Bosna – Hersek’in Srebrenitsa şehrinde genç yaşlı demeden on bine yakın insan vahşiyâne bir şekilde katledilmiştir. Bunlardan ancak 8372 kişinin cesedi parçalanmış vaziyette bulunabilmiştir. Srebrenitsa olayı, İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da yapılan en büyük insan katliamı ve etnik soykırımdır.
1992 yılında Sırplar Yugoslav halklarına katliam uygulamaya başladı. Olaya müdahil olmak isteyen Birleşmiş Milletler 6 bölgeyi güvenli sahâ ilân etti. Bu bölgelerden biri de Srebrenitsa’dır. Savaştan önce 24.000 nüfusu olan bu şehir mülteciler ve dışarıdan şehre sığınan insanlarla birlikte 60.000 nüfusa ulaşmıştı. Nüfusun artmasıyla şehir, hastalıklarla, açlıkla mücadele etmeye çalışan bir toplama kampı hâline gelmişti. Şehirdekilerin, kendilerini korumak için edindikleri silahlar da Birleşmiş Milletler güçleri tarafından güvenlik gerekçesiyle toplanmıştı.
Sırp devlet Başkanı Radovan Karadziç’in emriyle, Ratko Mladiç komutasındaki Sırp askerlerinin şehre saldırıları dayanılmaz hâl alınca, kamptaki insanlar silahlarının geri verilmesini istedi. Kampın Hollandalı komutanı bu isteği kabul etmedi. Bununla da yetinilmedi, Hollandalı askerler Bosna’daki BM Barış Gücü Komutanı Fransız generalden aldıkları emirle bir gece yarısı şehirden ayrıldı ve kamptaki 25.000 mülteci ile birlikte şehir, Sırplara teslim edildi.
Şehirdeki katliam 5 gün boyunca gece-gündüz devam etti. Katledilenlerin kimliklerinin belli olmaması için cesetler yakıldı ve toplu mezarlara gömüldü. İnsanlığın yüz karası olan bu katliama, Avrupa ülkeleri gizli destek verdi.
Tecrübe ve sevgi üzerine – Fikret GÖKMEN
Tecrübe ve sevgi üzerine – Fikret GÖKMEN
Biz büyükler, çocuk ve torunlarımıza akıl vermeyi çok severiz. Bu arada tecrübe konuşuyor demeyi de unutmayız.
Hatta tecrübenin ne kadar önemli olduğunu vurgulamak adına klişe sözlerden de yararlanırız. Amerika’yı tekrar keşfetmeye çalışmayın, tecrübe hataların toplamıdır. Aynı hataları sizin de yapmanıza gerek yok gibi. Tolstoy bile bu konuda “…başkalarının hayatından ders alın, insan tüm hataları yapacak kadar uzun yaşayamaz…” demiş.
Verilen örnekler kısmen doğru olsa da tam olarak doğru olduğunu düşünmüyorum.
Dünya o kadar hızla değişiyor ki, 20 yılda bir kuşak farklılıkları oluşuyor. Son günlerde “Z” kuşağından söz ediliyor. Yakın gelecekte “X” kuşağı ile devam edecek. Bu değişim içinde olan dünyaya bizim kuşak çok iyimser bakmıyor. Bu değişim içinde bizim dönemimizde hata olanlar şimdi hata mı? Toplumsal yargılar aynı mı? Teknolojinin yer aldığı bilgi paylaşımı ve inanç dünyaları aynı mı?
Bunları değerlendirdiğimizde bizim tecrübelerimizle şimdiki kuşağı yönlendirmek ne kadar doğru olabilir? Bu nedenle bizim deneyimlerimizin tümünün işe yarayacağı kanaatinde değilim.
Ancak hangi devirde olursa olsun, değişmeyen değerler vardır. Toplumsal yükümlülük (sorumluluk) ve SEVGİ gibi.
Çocuğunuz; / Üstün DÖKMEN
çocuğunuz; / Üstün DÖKMEN
– Varsın, bir çivi bile çakamasın…ama, dersleri iyi olsun.
– Varsın, omuzlarda cenaze taşıyanlara bön bön baksın…ama, matematiği düzgün olsun.
– Varsın, evin çalan telefonuna cevap veremesin…ama, notları yüksek olsun.
– Varsın, eve gelen misafirlerinizle üç kelime konuşamasın…ama, fen lisesine gitmiş olsun.
– Varsın, ağlayan bir çocuk görünce ona gülsün…ama, sınıfın birincisi olsun.
– Varsın,kendisinin fazladan harçlığı olduğu halde; kantinden simit alamayan çocuklarla alay etsin…ama, öğretmenlerinin gözdesi olsun.
– Varsın, başını okşayıp hatırını soran bir yetişkine dönüp; “ Ya siz nasılsınız efendim…” diyemesin…ama, yabancı dili mükemmel olsun.
– Varsın, oyun arkadaşları olmasın…ama, sınavlarda “on” çeksin.
– Varsın;
– Taziye nedir,bilmesin,
– Başın sağ olsun ne demek, anlamasın,
– Geçmiş olsun kime denir,niçin denir, haberi olmasın,
– Uğurlar olsun, ne anlama gelir farkında olmasın,
– Ama… karneleri süper olsun.
– Evet…varsın, tek dostu olmasın…ama, iyi gelir getiren bir mesleği olsun…öyle mi…
Z Kuşağı – Alptekin CEVHERLİ
Almış başını bir ‘Z Kuşağı’dır gidiyor… ‘Z Kuşağı şöyle, Z Kuşağı böyle, şöyle düşünüyorlar, şunu istiyorlar’ diye bilen bilmeyen konuşuyor… ‘Eski gençler şöyleydi, daha eskileri böyleydi’ diye de ahkâm kesiyor birileri…
Elbette genç bir insan ile orta yaşlardaki birinin hayata bakış açıları farklıdır. Orta yaşları geçmiş ve yaşlılığa doğru adım atmış olanların ise daha da farklıdır. Çocukluk ve yaşlılığın ileri evreleri sanki farklı mıdır ki? O dönemlerde de insanların hayattan beklentileri ve istekleri ciddi farklılık göstermez mi?
‘Tecrübe’, yediğimiz kazıkların toplamıysa ve idealizm, sistem tarafından törpülenerek eviriliyorsa, standardize edilmiş bir kuşaktan söz edilebilir mi?
Okula gitmezken korktuğunuz ‘öcü’ ya da karanlık, okul çağlarındaki öğretmen korkusu, iş hayatına atılınca çok gülünç gelmiyor mu? Emekli olunca da, şu andaki korku ve endişeleriniz gülünç gelmeyecek mi?
Bugün böyle de geçmişte farklı mıydı? Osmanlı ya da Selçuklu döneminde yazılan kitaplarda ‘Ne olacak bu gençliğin hali?’ ifadeleri yok mu sanıyorsunuz? Ya da Haçlı Seferleri Avrupası’nda gençlerin Hristiyanlığa karşı duyarsız olduğundan tarihi kitaplarda şikâyet edilmiyor mu?
Eee, o zaman nedir şu ‘Z Kuşağı’ mevzu? Efendim, eski gençler şöyle düşünür, böyle davranırlardı. Artık gençler farklı ‘düşünecekler…’
VİRANBAĞ – Av. Raif KANDEMİR
Hemen herkes Üzümü sever. Siyahını, pembesini, sarısını, beyazını; ırk, dil, ülke ayırmadan insanı sever gibi hepsini…
Salkıma bağlanmış tanelerini, topluma tutunmuş insanlar gibi görürüm. Çoğu kez aralarında ezilenler, ara sıra çürüyüp, kuruyup salkımdan kopup dökülenler olur. Tıpkı toplumdaki bir kısım insanlar gibi…
Ara sıra toplanıp yense de bağbozumu geldiğinde toplanıp kasalara dolar vitrine ulaşıp alıcısına varır. Vitrine konulunca ne olduğu pek anlaşılmasa da, bir iki tane yenince kalitesi de anlaşılır; kokusu da, kabuğunun inceliği kalınlığı da lezzeti de…
Bağında başlayan fire, Vitrinde bekleyen kasadan tüketicisine varıncaya kadar devam eder; pörsür, ekşir, korur, çürür, arı yer…
Kurtuluşun önemli kahramanlarından Tercüman Ahmet… / Mustafa KÜPCÜ
Kurtuluşun önemli kahramanlarından Tercüman Ahmet... / Mustafa KÜPCÜ
Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda, büyükbabam, babaannem ve büyük dayımızdan, işgal yıllarındaki İzmit üzerine birçok yaşanmış olay dinledim. “Tercüman Ahmet” ismini ilk kez onlardan duydum. Sonra, ulaşabildiğim kaynaklardan O’nun hakkında daha çok bilgi edinmeye çalıştım. Bu bilgi kaynaklarımdan biri Ali Koç Demirören,diğeri Şakir Balkı ve son bilgi kaynağım da O’nun kızı Emel Çeviren oldu. 1977 yılında ise, “Kocaelililer Derneği-İzmit Derneği’nin yayınladığı “Tercüman Ahmet Fuat Bey” adlı toplam 8 sayfalık kitapçıkla, bu güzel insanı daha ayrıntılı olarak tanıma olanağı buldum.
İzmit’in işgal yıllarında pek çok İzmitlinin yaşamını kurtaran bir kahramandı Tercüman Ahmet. Bu yazımı, özellikle “bu günün İzmitli gençleri” için yazıyorum. Günümüz gençlerine İzmit ve Kurtuluş Savaşı tarihinin yeterince anlatılamadığı kaygısı içindeyim. Yanılıyor olmayı dilerim.