Ahsen Okyar Söylenmek yerine söylemek lazım…

17Ağu/26Kapalı

“Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât…” – Cengiz ÖZDEMİR

202

“Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât…” – Cengiz ÖZDEMİR 16 Ağustos 2026 Pazar

Eski Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Ahmet Haluk Dursun'u bundan altı yıl önce 19 Ağustos günü elim bir kazada kaybettik. Yukarı Hereke Mezarlığı'nda kardeşi Haldun'a vefatından kısa bir süre önce tembihlediği meşe ağacının dibine defnettik. İkimiz de doğma büyüme Herekeliyiz. Hereke'de herkes herkesi gayet iyi bilirdi. Bizim yolumuz Hereke Ülkü Ocakları'nda kesişti. Lise yıllarımızdı. O benden dört yaş büyüktü. Orta kısmı da dahil uzun yıllar Galatasaray Lisesi'nde okumuştu. Benim ise Kabataş Erkek Lisesi'nde okuduğum kısa bir dönem olmuştu. 1977-1978 öğrenim yılını ise Yarımca Merkez Lisesi'nin son sınıflarında okuduk.

Anarşi ve terörün iyice tırmandığı yıllardı. Haluk Hoca, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni seçti. Ben Yıldız Üniversitesi Elektrik Mühendisliği'ni seçtim. Onlar okuyabiliyor, biz okuyamıyorduk. 1980 yılında tekrar üniversite sınavına girmeye karar verdim. Haluk Hoca, "Bizim okulu yaz" diye ısrar etti. Bu kez ben de yazdım ama o yıl Türkiye 1980 askeri darbesi ile yüzleşti. Hollanda'da ailemin yanındaydım. Haluk Hoca, 11 yaşından beri arkadaşı olan Prof. Dr. Vahdettin Engin'in bile gözaltında olduğunu söyleyerek gelme dedi. Hollanda'dan on beş yıl sonra döndüm.

Hollanda yıllarımda onu da davet ettiğim zamanlar oldu. Geldiğinde uzunca bir müddet misafirim oldu. Gün geldi Almanya'da Tuna'nın kaynağına gittik. Gün geldi Leiden Üniversitesi Kütüphanesi'ne. Özellikle Brill Yayınevi'nin kitaplarını inceleyerek çok zaman geçirdik. O yıllarda benim öğrencisi olduğum Leiden Üniversitesi'ni çok sevmişti. Yıllar sonra Çelik Gülersoy ile üçlü bir buluşmamızda uzun uzadıya onun da çok sevdiği Leiden Üniversitesi sohbeti yaptık.

Hayatınızı anlamlandıran pek çok şey olabilir. Herkesin öncelikleri farklıdır. Onun için okumak, seyahat etmek, anlatmak ve yazmak her zaman ilk sıralarda yer alırdı. Haluk Hoca, ilk gençlik yıllarından itibaren çok iyi bir anlatıcıydı. Ömrü kitapla geçti. Okulda olmadığı saatlerde Bedir Yayınevi'nde Mehmet Şevket Eygi'nin yanında olurdu. Sönmez Neşriyat Genel Müdürü Ali İhsan Yurt Hoca reyine çok kıymet verdiği bir büyüğümüzdü. Çemberlitaş'taki mekanları da, İstanbul'daki bütün evleri de, en son Kirazlıyalı ya da Kalburcu'daki evi de kitaptan geçilemeyen yerlerdi. Geleneksel sanatlara da ilgisi vardı. Sahaflarda çok vakit geçirirdi. Yeni ev kuracaklara mutlaka bir Mustafa Düzgünman eseri aldırırdı.

Mehmet Okuyan Hoca'nın güzel bir sözü var: "Herkes hesabını Allah'a verecek. Allah kimseye jandarmalık görevi vermedi." Haluk Hoca bu çizginin adamıydı. Özellikle işi çok önemser, lafını ciddiye alması için muhatabının yaptıklarına bakardı. Ziya Paşa'nın, "Onlar ki verir lâf ile dünyaya nizâmât, Bin türlü teseyyüp bulunur hânelerinde" beytini lise yıllarından itibaren çok sık zikrederdi. Öğrencilerine "Sıradan ve sürüden olmamayı" tembihlerdi.

Çok belirgin bir mizah duygusuna sahipti. Zaman zaman kendisi için de bu duygusunu ince ince kullanırdı. Bu trafik levhalarını en geri zekalıya göre yaptıklarını çok iyi biliyorum ama çoğu zaman yolu kaybeden yine ben oluyorum diye kendi kendine takılırdı.

Bir gün güya kerli ferli bir ismin "Osman Nuri Ergin'e nasıl ulaşırım?" sorusuna karşı müstehzi bir sabırla Edirnekapı Mezarlığı'na giden yolları tek tek tarif edişine tanık olmuştum.

Türkiye'ye döndükten sonra kurduğum AVAR - Avrasya Araştırma Merkezi'nde de, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde Genel Müdürlük yaptığım Kültür AŞ'de de birlikteydik.

Kültürümüzün inceliklerini bilmeye ve yaşatmaya çok özen gösterirdi. Yeni bir işe başlarken akidesi sağlam olsun niyetiyle akide şekeri döktürmeyi ve ikram etmeyi defalarca yaptığımız gibi, altını çize çize de anlatırdık. Yine Kültür AŞ iftarlarının olmazsa olmazı davetlilerimizi diş kirası vermeden yollamamaktı. Baharda bülbül dinlemek gibi eski İstanbul adetlerini bile yaşatmaya çalışırdı. Mezarının, dibinde olmasını istediği meşe ağacı gibi İstanbul'un anıt ağaçlarının çetelesini tutar, baharda ilk mimoza çiçeğinin açışını takip ettirirdi. Çok güzel bir Ayasofya iftarının ardından namaza yetişmek için erkenden camiye geçenlerin kaçırdığı saray usulüyle kıldığımız teravih namazının hala konuşulduğunu biliyorum. "İstanbul'da Yaşama Sanatı" onun esasen yaşayarak yazdığı kitabıydı.

Boğaziçi'ni onun rehberliğinde gezmedi iseniz, İstanbul Boğazı'nı yeterince bilmiyorsunuzdur. Galatasaray'da öğrenci olduğu yıllarda tatil günlerinde yaptığı rehberlik, yabancı dilini, pedagojik formasyonunu geliştirdiği gibi ona harçlık da kazandırıyordu. Sonraki yıllarda Balkanlar ve Orta Doğu'da da çok çeşitli gezilerde rehberlik yaptı.

Kültür coğrafyamızın hem bilgesi hem de aşığıydı. Yeter ki seyahat olsun. Araçtı, konaklama yeriydi bunlara hiç takılmazdı. Avrupa ülkelerinin yanı sıra başka ülkelere de gitmişliğimiz oldu. İsrail bunlardan biriydi. Kudüs'ü, Mescid-i Aksa'yı ve Kubbetü's-Sahra'yı da ilk kez birlikte ziyaret ettik.

İlk kitabı Ermeni Terörünün Kaynakları'nı A. Alper Gazigiray mahlası ile yazdı. Daha sonra gerektikçe bu mahlasla köşe yazıları da yazdığı oldu.

Türkiye'deki tarikatlar ile muhafazakar akımları çok iyi bilirdi. Kanaat önderlerini takip eder ve hemen hepsi ile tanışırdı. Birbirleri ile tanışmasında yarar gördüklerini ne yapar ne eder bir araya getirirdi. Birkaç yıl oldu saygı duyduğum şimdi siyasi kimliği de olan bir ilim adamı ile tanıştığımızda Haluk Hoca'yı yine rahmetle andık. Bana ölmeden önce tanışmamız gerektiğini söylüyordu. Bunu ondan da özellikle istemiş.

Daha lise yıllarında Milli Türk Talebe Birliği'nin kompozisyon yarışmasını kazanmıştı. Hafızam beni yanıltmıyorsa TBMM Başkanı Prof. Dr. Numan Kurtulmuş da aynı yarışmada dereceye giren bir diğer isimdi.

Erol Özbilgen, Haluk Gezen, Muzaffer Yıldız ve İlter Özdemir en sık ziyaret ettiği isimlerdi.

Öğrenmenin merakla başladığını söyler, gençlere de merak etmeyi öğütlerdi. Mahir Kaynak ile ikimizin merak ettiği sorularla oldukça uzun bir nehir söyleşi yapmış, bunu sadece kendimiz defalarca okumuş ve hiçbir yerde yayınlamamıştık.

Tahirü'l-Mevlevi'nin kendi mezar taşında da yazılı olan şu mısraları da çok sever ve sıkça zikrederdi. Hatta bu mısraları hat olarak çektirip odasına da asmıştı:

"Eli boş gidilmez gittiğin yere,

Boş gelmedim yâ Rab ben suç getirdim.

Dağlar çekemezken bunca vebâli,

İki kat sırtımda pek güç getirdim."

Bir ömrü okuyarak, öğrenerek, anlatarak ve öğreterek geçiren Haluk Hoca, altı yıldır da tembihlediği o meşe ağacının dibinde yatıyor. Yakinen şahidim ki, yaptıkları Haluk Hoca'nın amel defterini açık tutmaya devam edecektir, inşallah.

https://www.star.com.tr/yazar/onlar-ki-verir-laf-ile-dunyaya-nizamat-yazi-2034159/

Bu yazıyı beğendiniz mi?

RSS Kaynağımıza abone olun!

Yorumlar (0) Geri izlemeler (0)

Üzgünüz, yorum formu şu anda kapalı.

Geri izleme yok.